Tire Pazarı/ Serdar Kızık

15/4/2009 · Kategori: Gezi

EGE’NİN İMBATI

Serdar Kızık serdarkizik@cumhuriyet.com.tr

TİRE PAZARI

Bazen ilk kez karşılaştığınız olağanüstü bir güzelliğin coşkusunu yaşarken, hayıflanır insan.

Geç kalmış hissiyatı doğar.

Gecikmiş bir zaman algısıyla coşku, hayatın ayrı kefelerindedir, denge adamına göre değişir.

Yine de asıl olan yeni tanışlığın heyecanıdır...

Aslında her mevsimin, her dönemin dengesizliği söz konusuysa da sonbaharınki bir başka oluyor.

Biliminsanları yaprak dökümünün insanda biyokimyasal değişikliklere yol açtığını söylüyor, hormonların bir başka türlü çalıştığını.

Bundan ötürü belki de yolculuk hâlleri depreşti mi ne, gidiyoruz işte.

Nereye?

Yeni bir yer olsun, sonbahar hüznünü dağıtacak kadar da renkli... Kalabalıkta kaybolsak, hiçbir tanışlığa rastlamadan yürüsek öyle...

Aslında Tire hiç gitmediğim kasaba değil ama bilmediğim bir yanı var. (İlginçtir 15. ve 16. yüzyıllarda Anadolu’nun Bursa ve Kütahya’dan sonra en kalabalık ve ekonomisi en gelişmiş kentinden şimdi kasaba diye söz ediyorum)

“Kalabalık” dedik ya, neresi olur?

Mesela, pazar yeri.

Görmeden önceki bilgilerimi aktarayım önce.

Tire salı pazarının geçmişi yüzyıllar öncesine uzanıyor.

Sabahları belediye hoparlörlerinden okunan pazar duasıyla başlıyor.

Çapı dört kilometreye yaklaşıyor. Kasabanın neredeyse bütün ana sokaklarına kuruluyor.

İğneden ipliğe, ne ararsan bulunuyor.

Acılan tezgah sayısı iki, ziyaretçi sayısı yaklaşık on bin.

Yerli, yabancı turistlerin ilgi odağı.

Kuşadası‘na gelen turist gemilerinin bile tur programında...

Şimdi de gördüklerimi.

Kalabalıkta dolaşıyorum öylesine.

Git git bitmiyor.

Bu nasıl bir renk cümbüşü, bu nasıl bir sevecenlik, bu nasıl bir doğallık?

Başı yazmalı, altı şalvarlı köylü kadınlar.

Nasırlı elleriyle poşularını düzelten, ürünlerini bağırmadan, çağırmadan satmaya çalışan erkekler.

Tarladan sabaha karşı toplanmış sebzeler, otlar, meyveler ve bir tazelik kokusu.

Ev yapımı salça, tarhana, pekmez, reçel, peynir, çökelek ve yağlar.

Artık bir çok bölgede üretilmeyen el ürünleri; süpürgeler, semerler, koşum takımları.

Oyalı yazmalar, danteller, kanaviçeler, el işleri.

Ve çiçekler...

Öneririm, salı pazarına yolunuz düşsün...

Gezi 29.10.2008


Gezi 29.10.2008

GEZEKALIN

 

Mustafa Balbay ankcum@cumhuriyet.com.tr

DAĞLAR DOĞANIN ŞİİRİDİR...

 

Bu köşede belki de en çok sulardan söz ettik. İçinden, kıyısından su geçen şehirler gerçekten bir başka güzeldir. Biraz da rakım yükseltelim...

Türkiye’nin en çok neyi anlatılmalı, diye sorarsanız ben dağları derim...

Dağlar, şiiridir doğanın... Ne zaman nasıl sesleneceği belli olmaz. Hangi mevsim hangi türküyü söyleyeceğini bilemezsiniz... Ankara’dan Adana yönüne giderken, hızla küçülen Tuz Gölü’nü geçtikten sonra karşınıza biri dikilir:

Hasan Dağı...

Yolunun Adana değil de Niğde ise, dakikalarca eşlik eder size... Selamını da bulutlarla verir. Başında hep irili ufaklı bulutlar.

Ya Kastamonu’ya giderken Ilgaz’a ne demeli... Tırmandıkça yanınızdan dev ağaçlar da koşturur. Durak yerinden nefeslenirken, aşağıya baktığınızda orman denizini tepeden izlemeye doyamazsınız. Kış günü gelin gibidir Ilgaz... Güzelim ağaçların altı-üstü beyaz bulutlarla, karlarla örülüdür.

Küre Dağları gibi var mıdır, küremizde?

İçinde neler neler saklıdır. Daracık yollardan giderken çevre sizi öylesine genişletir ki... Arada kayalıklardan fışkıran sular dağların sevinç gözyaşları gibi koşarak iner.

Hopa’dan hop deyip Artvin yönüne sapış, dağlara yapış... Dağlar bir salıncak gibi çeker de çeker... Sağınız Karadeniz solunuz dağlar deniz... Sonra dağların arasından gürleyip inen bugünlerde üzerine set üstüne set vurulan Çoruh gelir... Çoruh’un kıyısında durup soluklandınız mı; ırmaktan gelen sesler insanı bir mitingi alanı gibi çeker.

Ege’nin dağları zeybek oyunu gibidir. Usul usul yükselir usul usul iner. Ama öylesine verimlidirler ki; Ege için şu deyim yaşamın içinden süzülüp gelmiştir:

Dağlarından yağ ovalarından bal akar!

Zeytin ağaçları akıyormuş gibi durur dağ eteklerinde.

Bolu dağları otoyolla birlikte daha haşır neşirdir insanlarla. Ama koynunda neler sakladığı görülmez uzaktan. Dorukkaya birazcık ipucu verir, Abant’a söz yetmez. “Burda durma Mudurnu yolu seni bekliyor” diye fısıldar durur...

Toroslar, Anadolu’dan beraber ve solo türküler gibidir. Tek tek de güzel, sıradağlarıyla da...

Elbistan’a giderken bir yanda Binboğalar bir yanda Nurhak, insan ikisini de görmeli muhakkak...

Daha ne dağlar var, ama yerimiz dar... Mademki dağlar doğanın şiiri dedik; Zeki Ömer Defne’nin Ilgaz şiiriyle noktayı koyalım:

Yıldızlar çamlara değer de geçer,/ Gün buradan başını eğer de geçer, / Sular dizlerini döğer de geçer/ Bir Ilgaz, er Ilgaz, yar Ilgaz!..

Gezekalın...

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

0 yorum yazılmıştır

« Önceki :: Sonraki »