Teze Sıcak Sımsıcak Bir Öykü / Fikri UZUN

10/4/2009 · Kategori: Oyku

TEZE SICAK SIMSICAK BİR ÖYKÜ
                                                              Fikri UZUN

           
Aziz Nesin’i hiç sevemedim. Ateist, yakışıksız, solcu olduğundan değil. Yalan konuştuğunu, olayları abarttığını, olmayacak konulu öykü ve yazılar yazdığını sandığımdan…

Yazdığı öykülerin, söylediği sözlerin doğruluğuna inanmak için, benzeri olayları yaşamak gerekiyormuş meğer.

            Başıma gelen, öncekileri beşe katlayan olayı yaşayınca, Aziz Nesin’e saygı duydum.

Zaten birçok kişi, hakkında haksız ve yersiz düşündüğü, konuştuğu, olayların O’nun dediği doğrultuda geliştiğini gördüğünde, ruhuna mevlit okutmaya kalkışmadı mı?

            Büyük adammış “ vesselam”.

                                                                       ***

Bahçeli Öğretmen Evleri; Kastamonu’da kurulan ilk kooperatif evlerinden. Benimde, edindiğim ilk evim, ilk göz ağrım. Bu evler çabuk yaşlandı. Son yılların lüksüne yenik düştü, büyük oranda boşaldı. Çoğu kiraya verdi, kimi de sattı. Ben satmadım, kiraya da vermedim. Kıyamadım. Yaz aylarında her hafta sonu, kış aylarında da ara sıra uğrar, yüzünü görür, bahçesinde oturur rahatlarım. Bir iki hafta gitmedim. Eşimde engelledi. “Ne edeceksin buz gibi evde, meyve yok, çiçek yok” diyerek.

 Geçtiğimiz hafta sonu; içim rahat etmedi. Eşimi de razı ettim birlikte gittik.

Kooperatifin kurulup, yapıların yapılışı aşamasında, Mehmet İhtiyar’ın kazma kürekle eşip, yeni model borularla Açık Maslak yakınlarından büyük oranda kendi çabalarıyla getirdiği, Kastamonu’nun en katıksız suyundan su kabımızı dolduracak, “ayağa dolaşan” birkaç eşyayı da “aradan çıkartacaktık”.  Öyle de yaptık. Ben su doldururken, kapıyı eşim açtı. Suyu doldurup yanına vardığımda; elime bir zarf uzattı. “Kapıdaymış” dedi. Zarf; “sevimsizdi”. Resmi bir yerden, tatsız bir haber getirdiği; boyutundan, renginden, kalitesinden, üstündeki kırmızı soğuk mühür izinden belliydi. Zarfın penceresinden görünen, ad ve adres doğruydu. Serpen yağmurdan, zarfta, içindeki kâğıtta ıslanmış, zarf kendi kendine açılmıştı. İçindeki beyaz kâğıdı aldım, yırtmadan özenle açtım okudum. Yazı “aynen” şöyleydi:

 

 

                                                           T.C

         SOSYAL GÜVENLİK KURUMU BAŞKANLIĞI

                Sosyal Sigortalar Genel Müdürlüğü

                                      Kamu Görevlileri Emeklilik İşlemleri Dairesi Başkanlığı

                                                                                                                                 17 / 02 / 2009

            SAYI:     B.07.1.EMS.1.013.11.05/   45.331.082.0

            KONU:  Kesintilerin Bildirilmesi

 

 

 

                                               2. İCRA MÜDÜRLÜĞÜNE

                                                                       MERKEZ/KASTAMONU

 

 

            İLGİ:  15/01/2009 Tarih ve 2008/3801Sayılı Yazınız

 

            Kurumumuz 45. 331.082.0 sicille EMEKLİ aylığı almakta olan

 

                        FİKRİ UZUN

 

            İlgili yazınızla bildirmiş olduğunuz          477. 13 Yeni Lira borcu kayıtlarımıza işlenmiş olup, gerekl

            Kesintiye MAYIS 2009- devre aylıklarından itibaren başlanacaktır.

 

            Yapılan kesintiler, devresinde icranız adına yatırılacaktır.

            Bilgilerinizi rica ederim.

 

 

            Alacaklı: BURHAN HIZEL

 

 

Not

BİLGİ: FİKRİ UZUN

            İNÖNÜ MH BAHÇELİ ÖĞRETMEN EVLERİ 2SK N: 15

                                                                       KASTAMONU

 

 

 

Varide:4546779

Kullanıcı: SOLMAZC

 

            Adres ve kimlik benim, borç benim değildi.

            Yırtılmaması için, kâğıdı koynuma soktum, kurumaya bıraktım.

            1Nisan olsa, şaka olasılığı vardı da, 1Nisan değil, 1 Mart 2009 Pazardı.

Kâğıdı okuyalıdan bu yana, olay bir saniye olsun aklımdan çıkmadı. Ne olabileceğini düşündüm, içinden çıkamadım.

            En mantıklı yol, beni icraya veren Kastamonu 2. icra müdürlüğüne gitmekti. Gittim. Dosyalar ve mağdurlar arasında kimin kim olduğu belli olmayan odada, bir süre bekledim, çevreyi izledim. Kime başvuracağımı yine bilemedim. Yakınımda, hiçbir şey yapmadan dikilen, o yana bu yana çaktırmadan bakan gence:

“Görevli misiniz”? dedim.

“Yok amca, ben de sıra bekliyorum” dedi. Aslında o genci, “koruma görevlisi” sanmıştım. Şöyle çevreme baktım…

“Numara falan mı alınıyor” dedim.

“Yok amca, gözünü açan işini görüyor” dedi. Bir süre, “gözümü açamadım”, çevreyi izledim. Başında bir kişi olan bir bayanın karşısına dikildim. Yüzüme baktı,

“Ne var” der gibi.

“Bana bir yazı geldi, bu yazının benimle ilgisi yok” der demez, sağ olsun;

“Şoraya geç, bekle” dedi. Orası, tezgâhın arkasıydı. Geri döndüm, “orada” bekledim. Çok geçmedi, başvurduğum bayan geldi, elimdeki yazıyı aldı, esas dosyayı getirtti, kimliğimi istedi, baktı baktı:

“Fikri Uzun sen misin”?

“Benim”

“Baba adı Bayram”

“Evet”.

“Doğum tarihi 1945”

“Doğru”

Getirttiği dosya ile karşılaştırdı,

“Ee bu sensin”

“Hanımefendi; kimlik bilgileri, adres doğru, benim böyle bir borcum yok. Bunu kim uydurdu, anlayıp dinlemeden beni nasıl icraya veriyorsunuz. Şimdi “icralık adam” olarak sicilime işlenecek. Hiçbir uyarı duyuru yapmadan, bilgi vermeden, araştırıp soruşturmadan “Borcunu ödemeyen adam” damgası vurulur mu? Ya oturmadığım eve gitmeseydim, bu kararı görmeseydim. Böyle adalet, böyle yetki, böyle hukuk olur mu? Benim suçum ne”?

“Seni icraya biz vermedik beyefendi. Alacaklının avukatı talepte bulunmuş, biz de talebi uygulamışız. O’na git, derdini ona anlat, işini o halletsin” dedi, dosyayı kapattı. Yapacak bir şey yoktu. Oldu olmadı, “görevli memura hakaretten, “içeri girmek” bile vardı.

Hemen, düzeleceğini umarak, Avukatın bürosuna gittim. İki katı çıkmak kolay olmadı. Avukatlık Bürosunun kapısında birkaç avukatın adı yazılıydı. İçeri girdim, iki bayan bir erkek oturuyor, sorunu olanlarla konuşuyorlardı. Memur mu, memure mi, yetkili mi olduklarını bilemedim. Sorulmazdı da.

 

Boşalan bayana zarfı uzattım:

“Bu zarf bana geldi. Olayla hiçbir ilgim yok” dedim.

Zarfı açtı baktı:

“Sen 2. İcra Müdürlüğüne gideceksin. Bizimle bir işin yok” dedi

“Hanımefendi; ben 2. İcra Müdürlüğünden geliyorum. Alacaklının avukatıyla görüş, “takibatı ancak O durdurur” dediler. Avukat ……  ……….. görüşmek istiyorum” dedim.

“Avukat Bey müsait değil, biz yardımcı olalım”.

“Beni icraya siz vermişsiniz. Hakkımdaki icra kararını siz kaldıracakmışsınız” dedim.

“Bizim öyle bir yetkimiz yok” dedi.

İsrarla:

“Beni icraya siz vermişsiniz, kaldırmak ta sizin göreviniz olmalı” dedim. Bir iki yere telefon etti:

“O beyin yanına gidin, işinizi halledecek” dedi. “O bey,” dediği, az ötesinde oturan delikanlının başında iki kişi vardı. Konuştuklarını oturduğum yerden duydum. Onlar da icralık olmuş, üç beş gün “idare” etmelerini istiyorlardı. Delikanlının başı boşaldı.

“Gel amca” dedi. Kimlik kontrolü yapıldı, konu açıklandı. Kimliğe diyecek yoktu da, konu benimle ilgili değildi. Alacaklının adı ve adresini okudu, tanıyıp tanımadığımı sordu. Tanımadığımı belirttim. Alacaklı adama telefon açtı. Bayram oğlu 1945 doğumlu Fikri Uzun’u tanıyıp tanımadığını sordu. Ben yanıtını duymadım:

“’İşçim satmış, senedi o almış’ diyor” dedi. Baktım iş çözüme gitmeyecek, sarpa saracaktı.

“Ben avukat bey’le görüşeyim”

“Avukat bey’in yapacağı bir şey yok”.

“Olsun. Belki konuyu çözmek için avukat olarak tutarım. Görüşmek istiyorum.”

“Otur hele otur”.

                                           ***

“Buyrun, avukat bey sizi bekliyor” dedi, kapısını gösterdiler. Tıklayıp girdim. Oturuyordu. Ben de oturdum:

“Ne var ne istiyorsun”? dedi. Olayı anlattım, bu icralık olayla ilgim olmadığını söyledim. Avukat bey de kimlik denetimi yaptı:

“İcra Müdürlüğüne alacaklıyla ve borçla ilgin olmadığını belirten dilekçe vereceksin. İncelenecek. Sen değilsen icra işlemi duracak, dosya kaldırılacak. Hem ben seni tanımıyorum. Yalan söylemediğini ne bileyim”?

“…………………………………. Avukat Bey, ben önce 2. İcra Müdürlüğüne gittim. İcraya verenin siz olduğunu, icrayı da sizin kaldırabileceğinizi belirttiler. Peki, ben oturmadığım evime gitmeseydim, zarfı görmeseydim ne olacaktı? Hangi bilgilere, kanıtlara dayanarak borçlunun ben olduğum kanısına vardınız?  Benim onurum, haysiyetim ne olacak. Anlayıp dinlemeden, doğruluğunu saptamadan icraya nasıl verdiniz”?

“Nüfusa yazı yazmışızdır, senin adını vermişlerdir. Takibatı senin adına yapmışızdır… Peki, senetteki imza benim değil diyorsun, at bakıyım şuraya bir imza”.

“Atarım da, atmam” dedim, bürodan çıktım.

Ne yapmalıydım?

Savcılık geldi aklıma. Savcılığın da böyle işlerle ilgilenmediğini anladım. Çaresiz, 2. İcra Müdürlüğüne geri döndüm. Önerileri üzerine; bu işle ilgim olmadığı konusunda bir dilekçe yazıp verdim. İşleme koyduklarını söylediler.

Bu hukuksuzluğu hangi hukuka dayanarak uygulamaya koyduklarını, sorumlusunun kim olduğunu, hangi kanıtlara dayanarak böyle bir “takibatın” başlatıldığını ve sonuçlandırıldığını merak ediyorum.

“Ne var bunda, burası Türkiye, olur böyle şeyler” sözünü yeniden duymak yerine:

“Burası Türkiye, OLAMAZ böyle şey” sözünü duymak istiyorum...



Fikri UZUN'un Diğer Öyküleri:
________________________

Ooy Oy / Öykü / Fikri UZUN

Teze Sıcak Sımsıcak Bir Öykü / Fikri UZUN

Sedirdekiler / Öykü/ Fikri Uzun

Ooy Oy / Öykü / Fikri UZUN

10/4/2009 · Kategori: Oyku

Bakırcı Osman, Kırk Çeşme Mahallesinden çıktı, ağır adımlarla Uzun Sokağa indi.

 “Ne hızlı değişim oldu. Çocukluğumda şu caddeler, sokaklar ne kadar tenhaydı. Tezgâhlar kurulur, urgan bükülürdü. Şu dev yapıların yerleri bahçeydi. Gençliğimde bu beton binalar, sıralı dükkânlar yoktu” dedi.  

Bey Hamamının önünden, Askerlik binasının yanından geçti.  Askerlik Binasını iyice süzdü. Asker, taş binaya iyi bakmıştı.

Yeni düzenlenen Cumhuriyet Parkına geldi, boş bulduğu belediye oturağına oturdu. Yanına oturan, kalkıp gidenler oldu.

 “Nerede o eski konaklar, ahşap evler” dedi, Kale eteklerine, Çay boyuna bakan Osman Usta.

                 Alışılmışın dışında, her yanı fotoğraf kaplamalı iki minibüs geçti karşı yoldan. Az sonra, bir tane de beri yoldan. Karşı yoldan geçenlerin beri yola dolaşası olmadı.

Gözü önünden geçen minibüsün her yanına yapıştırılmış fotoğrafları tanıdı.

Geçmiş seçimleri anımsadı. Yere atılmış, günlerce süpürülmeyen kâğıtlar, çay üstüne karşıdan karşıya gerilmiş bayraklar, geldi gözünün önüne.

Düşmeden yürümeye özen gösteren Hasan Onbaşı geldi, çarşı yönünden yanına, bastonuna dayanarak.

Buyur etti, Osman Usta, Hasan Onbaşı’yı.

İki gün önce tanışmışlardı aynı yerde. Osman Usta bakırcı,  Hasan Onbaşı, urgancıydı. Bükülmüş hazır halatları, urganları, kınnapları, yularları alır, toptan satardı. Kendi deyimiyle: “Naylon çıkalı, işin tadı tuzu, kendirin kokusu kalmamıştı.”  

Osman Usta, bakıra istediği şekli verir, yaptığı kaplar aranırdı. Gelmişten geçmişten, kıtlıktan yokluktan, boynu bükük kalmaktan, oğlandan gelinden konuştular.

Hasan Onbaşı, ellerini bastonunun, çenesini de ellerinin üstüne koydu, gözünü bir noktaya dikti, gençliğini, çocukluğunu, zor geçen yıllarını anımsadı. Doya doya anımsayamadan, başka bir sahne geliyordu gözlerinin önüne.

Ayakucundan tek başına gezinen bir güvercin geçti. Yerdeki çekirdek kabuğuna bir dıdık attı, bıraktı. Belli ki içi boştu.

Şerife Bacı ve Atatürk Anıtının önünde bir kalabalık belirdi. Biri anıtı göstererek konuşuyor, ötekiler ona bakarak dinliyorlardı.

                 Hasan Onbaşı doğruldu, değneğinin ucunu yere iki kez vurdu. Kamburlaşmış belini, olabildiğince doğrultmaya çalıştı, doğrulabildiğince doğruldu, değneğin ucunu yere bir kez daha vurdu. Osman Ustadan yana baktı:

                “Osman; sen askerliğini nerede yaptın”?dedi.

                “Trakya’da” dedi, Osman Usta.

                “Ben Erzurum’da yaptım. Nereyi kazsan toprağın altı top mermisi, martin gapcuğu” dedi, Hasan Onbaşı. İkisi de askerlikleri dışında, yöreleri dışına çıkmamış, askerlik anılarını hiç unutmamışlardı.

Osman Usta, babasının anlattıklarını anımsadı. Babası askerliğini Edirne’de yapmış, yarı aç yarı tok, komutanları ve tüm arkadaşlarıyla birlikte, hiç soyunmadan altı ay eğni başıyla yatmışlardı.

“Şükür bu günleri bize hazırlayanlara” dedi.

“Şükür ki şükür” dedi Hasan Onbaşı. Durdu, durdu. Belli belirsiz başını aşağı yukarı salladı:

“O gün öyle olmasaydı, bu gün böyle olamazdık” dedi.

Karşılarındaki süs ağacının dibinde iki çocuk itişmeye başladı. Kalkıp ayırmak geçti içlerinden. Kalkmadılar. Çocuklar, birbirinin yakasından yapıştı, kollarıyla birbirini itti, bırakmadı, birbirlerini birbirlerine yaklaştırmadılar. Yakalarını bıraktı, boya sandıklarını ellerine aldı, birer köşeye oturdular. Fırçalarının tersini sandıklarına vurdu, ayakkabı boyatacaklara, orada olduklarını duyurmaya çalıştılar.

                                                          ***

“Misçi” geldi Hasan Onbaşıyla Osman Usta’nın yanına. Üstlerine şırıngayla mis pompaladı. “Pompalama” demedi, yüz vermediler.

Simitçi geçti önlerinden.

Susamlı simit, mis gibi koktu.

“Nerede onu yiyecek diş” dedi, Osman Usta.

Ne dedikleri belli olmayan parti propaganda arabaları, aralıksız gelip geçiyordu, karşı ve beriki yoldan.

Osman Usta, bile bile:

“Derdi ne bunların Hasan”?dedi.

Hasan Onbaşı anladı.

“Oy oy, oy istiyorlar” dedi. Aslında Osman Usta da biliyordu da, neden gezdiklerini, propaganda, yaygara yaptıklarını, Hasan Onbaşı’yı konuşturmaktı amacı. Konuşmadı Hasan Onbaşı.

Ne seçimler, ne vaatler, ne beceriksizlikler, tutmayan ne tahminler görmüştü. Ne umut kırıklığına uğramıştı. 

                                                               ***

Köprübaşında saatlik, günlük iş bekleyen işçiler, çayın üstüne iki geçeli gerilen, sallandıkça birbirine dolaşan parti bayraklarına bakıp güldüler.

İş bekleyenlerden birisi olan “Deli Zeki”, cebinden Malbora paketini çıkarttı, içinden bir sigara çekti yaktı. İki yanına baktı, kendisine bakan yoktu.

Taşıtlar geçiyordu yoldan. Karşıdaki, eski “Bakır palas” şimdiki balıkçı önünde duran olmadı. Duran olsa, hemen koşup arabayı dolayı geleceklerdi.

Kim gözünü açarsa işe o giderdi.

                                                               ***

Yukarı Pazar’da, çeşmenin karşısındaki Fanilacı Makbule’nin kapısı çalındı. Makbule, makine başından kalktı, üstünü başını düzeltti, alt kata indi, dış kapıyı açtı. Kucağındaki bir tomar kâğıdın içinden, bir kâğıt verdi kapıyı çalan.

Konuşmadılar.

Kâğıt kadar, kâğıttaki gülümseyen fotoğrafta kaliteliydi. Kâğıdı ayakkabılığın üstüne koydu, alt kata inmişken bir kova talaş bastı, üst kata çıkarttı. Alt kat kirada, kendisi üst katta oturuyordu.

                                                                 ***

“Ihlamur iç başkanım” dedi, deneyimli olduğu herkesçe bilinen “partici”, sesi kısılan başkan adayına. Ve ekledi:

“Açık ara ile seçimi alıyoruz evvel Allah başkanım”.

Başkan, oturduğu koltuğa yaslandı, başını arkaya attı, gözlerini yumdu, kımıldamadan öylece durdu. Oradakiler, uyuduğunu sandılar.

Başkan adayı, hülyaya daldı. Bu kez olacaktı. Belediye Meclisinde çoğunluğu alırsa, tasarılarını engelsiz uygulardı.

O da insandı.

Uykudan uyanır gibi kalktı, seçim boyu, ücretli çalıştırdığı ocakçıya:

“Bir kahve yap Bekir Usta, az şekerli olsun” dedi. Bekir usta kahveyi yaptı, şekerini biraz fazla kaçırdı. ”Çaktırmadı”. Başkan adayı, kahvesini yudumlarken, yarın akşamüstü yapacakları konvoyu düşündü. Onlardan önce mi, sonra mı yapmalıydı…

“Herkese söylediniz mi”? dedi, propaganda işlerinden sorumlu Şaban’a.

“Söyledik başkanım. İlçelerden de gelecekler” dedi Şaban.

                                                               ***

Görkemli geçmişti partilerin konvoyları. Köylerden traktör getirtenler bile oldu. Kimin daha kalabalık, kimin ucu başı nerede olduğu kestirilemedi. Daha doğrusu, konvoy gösterisinde kimin daha etkileyici olduğu anlaşılamadı.

                                                                  ***

Oylar kullanıldı, sandıklar açıldı, sayım yapıldı. Sonuçlar açıklandı.

Umutlar suya düşmüştü.

Yurt genelinde değişen pek bir şey yoktu. Geçen seçimde de böyle olmuş, rüzgâr arkadan esse de fayda etmemişti.

Başkanlar ve öteki adaylar, kara kara düşünmeye başladılar.

Teselli nedenini yine Şaban buldu.

“Sayın başkanım, seçimi kazanamadık, oylarımız artmadı amma, oy kullananların sayısı arttı. Çalışmalarımız sayesinde, seçime katılan seçmen sayısında artış oldu. Geçen seçimde yüzde altmış yedi olan seçime iştirak eden seçmen sayısı, bu seçimde yüzde yetmiş dokuza çıkmıştır. Karşı partilerin oylarındaki artma eksilmiştir. Verilen bilgiler bu doğrultudadır”.

“Tüm teşkilatlara bilgi verin, bu yönde açıklama yapsınlar” dedi başkan.

Kim uğraşacak faksla, elektronik postayla.

Tüm teşkilata mesaj çekildi, bozuk Türkçe, bozuk harflerle, cep telefonlarından.

                                                                   ***

Sonuçları ve genel başkanın açıklamalarını televizyondan izleyen Osman Usta; titreşimli derin bir iç çekti:

 “Ooy anam oy” dedi.


Fikri UZUN'un Diğer Öyküleri:
________________________

Ooy Oy / Öykü / Fikri UZUN

Teze Sıcak Sımsıcak Bir Öykü / Fikri UZUN

Sedirdekiler / Öykü/ Fikri Uzun