Köy Enstitüleri Neden Kuruldu, Neden Kapatıldı?

14/4/2009 · Kategori: Makale

Köy Enstitüleri kapatılmakla Türkiye ne kaybetti? Bunun yanıtı, tartışılmayacak kadar açık. Bunun yanıtı boşalan köylerde, cemaatlere teslim edilen varoşlarda. Bunun yanıtı, mahalle baskısının ve cemaatlerin gücünün hangi boyutlara ulaştığını gösteren araştırmalarda.

69. yılda, Orhan Veli’nin dizeleriyle: “Yarınlara ümitle yürüyenler bir selam uçuralım.”

 

Prof. Dr. İsa EŞME Maltepe Üniversitesi

Köy Enstitülerini konu alan etkinlik ve yazılarda, genellikle doğrudan bu kurumların eğitim biçimi, eğitim ortamı ve mezunlarının nitelikleri üzerinde durulur. Bunlardan belleklerde kalanlar ise, tarım, güzel sanatlar ve kültür etkinliklerine öncelik verilen uygulamalı eğitim ile eğitim mekânlarının öğrenciler tarafından yapıldığını gösteren fotoğraflardır. Kuruluşunun üzerinden 69 yıl geçmesine rağmen halen üzerinde tartışılan Köy Enstitüsü gerçeğini kavrayabilmek için resmin bütününe bakmak gerekir. Bu yapılmadıkça, Köy Enstitülerinin neden kuruldukları ve neden kapatıldıkları sorularına gerçekçi bir yanıt bulabilmek zordur.

Eğitim devriminin üç adımı

Türk aydınlanmasının omurgası eğitim devrimidir. Eğitim devriminin üç ayağından ilki 3 Mart 1924te gerçekleştirilen Öğretim Birliği Yasası, ikincisi, 1 Kasım 1928de yapılan harf devrimidir. Bunlar, Türk aydınlanmasının hayata geçmesi için olmazsa olmazkoşullardandı. Ancak Türk aydınlanmasının kalıcılığı, devrimlerin benimsenmesi ve aydınlanma dalgasının ülkenin kılcal damarlarına kadar nüfuz etmesiyle mümkündü.

Bu da nüfusun yüzde seksenini oluşturan köylünün eğitilmesini gerektirmekteydi.

Ülke genelinde yüzde 6-7 civarında olan okuryazarlık oranı köylerde çok daha düşüktü. Harf devrimine rağmen okuryazarlığın düşünülen hızda yayılmamasında en büyük etken öğretmen sorunuydu. 1930lu yılların ortalarında, 40 bin köyün 35 bini öğretmensizdi. Öğretmen okulları yılda 300-350 kadar mezun verebiliyordu. Basit bir hesaba göre, sorunun çözümü için on yıllarca beklemek gerekiyordu. Peki bu sorun nasıl aşılabilecekti?

Önce köy eğitmen kursları

Çözüm, Cumhuriyetin kurucusu ve Türk devriminin önderi Mustafa Kemal Atatürkten geldi. Çözümün ilk adımı, Köy Eğitmen Kurslarıuygulamasıydı. Böylece eğitim devriminin üçüncü ayağının temeli atılmıştı. Büyük önderin ömrü, projeyi tamamlamaya yetmedi. Bayrağı devralanlar projeye sahip çıktılar. Türk devriminin gerçekleşmesinde Mustafa Kemalin hep yanı başında olan Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, projenin sahipleri, Hasan Âli Yücel ve İsmail Hakkı Tonguça destek oldu. 17 Nisan 1940ta çıkarılan yasa ile, dünyanın en özgün eğitim atılımı uygulamaya geçirildi.

Devrimci düşüncenin adamını yetiştirmek

Enstitüler, klasik öğretmen okulu mezunu vermeyeceklerdi. Mezunların yükleneceği görevi Köy Enstitülerinin mimarlarından dönemin Milli Eğitim Bakanı Hasan Âli Yücel şu özlü sözleriyle ifade etmişti: Biz, istiklal mücadelesinden itibaren sosyal hayatımızda yaptığımız büyük devrimleri köylere götürecek adam yetiştirmek isteriz. Çünkü, ümmet devrinin böyle bir adamı vardır. Bu, imamdır. İmam, insan doğduğu vakit kulağına ezan okuyarak, vefat ettiği vakit mezarının başında telkin verene dek, doğumundan ölümüne kadar bu cemiyetin manen hâkimidir. Bu manevi hâkimiyet, maddi tarafa da intikal eder. Çünkü köylü hasta olduğu vakit de sual mercii imam olur. Biz imamın yerine, köye devrimci düşüncenin adamını göndermeyi isteriz.

Devrimci düşüncenin adamı Köy Enstitülerinden yetiştirilecekti. Peki devrimci düşüncenin adamı bunu nasıl başaracaktı? Bunun yolunu da, adı enstitülerle bütünleşen Tonguç şöyle özetliyordu: Köylüye bir şey öğretebilmek için ondan birçok şey öğrenmek gerekir. Kanımızı ve iliklerimizi isteyerek köyün içine akıtmadıkça, kırk bin köyün kenarına münevver insanın mezar taşı dikilmedikçe, bu köyün sırlarını anlayamayız. Köylüyü anlayabilmek, duyabilmek için onunla kucak kucağa, nefes nefese gelmek lazımdır. Onun içtiği sudan içmek, yediği bulgurdan yemek, yaktığı tezeğin ifade ettiği sırları sezebilmek ve yaptığı işleri yapabilmek gerekir.

Köy Enstitülerinden yetişeceklerin niteliği elbette bunlarla sınırlı değildi. Laik, ulusal, uygulamalı ve karma eğitim verilen bu kurumlarda, özgüveni yüksek, eleştirel düşünebilen, sorun çözebilen ve Cumhuriyet için fedakâr olabilen gençlerin yetiştirilmesi ana hedefler arasındaydı. Bu başarılıyordu.

İkinci Dünya Savaşının zor koşullarına karşın ülke coğrafyasına eşit aralıklarla serpiştirilen 21 aydınlanma ocağı ışık saçmaya başladı. 20 bine yakın mezun verildi. Ancak eğitim devriminin üçüncü adımının tamamlanması için en az 40 bin mezun yani 10-15 yıl daha gerekliydi. Olmadı, buna izin verilmedi. Demokrasiye geçişle birlikte, Cumhuriyetin en ışıltılı eğitim atağı olan Köy Enstitüleri projesi yarım bırakıldı.

Köy Enstitüleri neden kapatıldı?

Bu soruya cevap olabilecek en saydam açıklamalardan biri, dönemin CHP Milletvekili Kinyas Kartaldan gelmişti. Aynı zamanda toprak ağası olan Kinyas Kartal, yıllar sonra, Köy Enstitülerinin neden kapatıldığına ilişkin soruya şu açıklamayı getirmişti:

Köy Enstitüleri kesinlikle komünist uygulama değildi. Doğuda en yüksek eğitim gören insan benim. Köy Enstitüleri, bizim devlet üzerindeki gücümüzü kaldırmaya yönelikti. Bunu içimize sindiremedik. Benim Van yöresinde 258 köyüm var. Bunlar devletten çok bana bağlıdırlar. Ben ne dersem onu yaparlar. Ama köylere öğretmenler gidince benim gücümden başka güçler olduğunu öğrendiler. DP ile pazarlığa girdik, kapattık.

Köy Enstitüleri kapatılmakla, Devrimci düşüncenin adamını yetiştiren kaynak kurutuldu. Böylece Türk aydınlanmasının, yurdun tüm kılcal damarlarına yayılması engellenmiş oldu. Sonrasında olanları zaten biliyor, konuşuyor, yazıyor ve yaşıyoruz. Köy Enstitüleri kapatılmakla Türkiye ne kaybetti? Bunun yanıtı, tartışılmayacak kadar açık. Bunun yanıtı boşalan köylerde, cemaatlere teslim edilen varoşlarda. Bunun yanıtı, mahalle baskısının ve cemaatlerin gücünün hangi boyutlara ulaştığını gösteren araştırmalarda.

69. yılda, Orhan Velinin dizeleriyle: Yarınlara ümitle yürüyenler bir selam uçuralım.

Cumhuriyet 14.04.2009

İŞÇİNİN EVRENİNDEN

ŞÜKRAN SONER

Ne Hukuku?

 

Birileri hâlâ ortada yargılama-ceza konusu olacak birtakım kanıtlar olmasa bu çapta operasyonlara kalkışılamayacağını söylemeye çalışıyorlar ya... İşte işin püf noktası tam da burası. Savlandığı üzere Ergenekon yargılanmaları sonucunda gerçekten bir sürü suçlu, suç örgütü, yargılanma sonucunda cezalandırma ortaya çıksa da.. Ergenekon yargılanması çerçevesinde gerçekleştirilen insan hakları, hukuk ihlalleri, yargısız infaz uygulamalarını, çok geniş kapsamlı bir kitlenin, örgütlerin yıldırılması, baskı altında tutulması gerçeğini ortadan kaldırmayacak ki...

İşin özü Ergenekon davası bundan sonra nasıl gelişirse gelişsin, sivil darbe, laik demokratik cumhuriyet, Atatürk devrimlerini savunanların kırılması amaçlı işlevi önde kalacak. Ergenekon adlı bir darbeci örgüt operasyonu yargılamasından çok, asıl vurulmak, kırılmak istenenler, ülkesini sevenler olacak.

Doğrusu kaçıncısı olduğunu hiç merak etmediğim dünkü operasyonun kapsamına, üslubuna, gerçek amaçlarına fiili sonuçları ile bakmaya çalışmak, sayısız insan hakkı, hukuk ihlali, yargısız infaz sonuçlarını görmek için yetiyor da artıyor bile... Televizyon kanalları kaçınılmaz biraz da sansasyonel gelişmelerin ayrıntısına takıldığında, istemeden verilen kimi ayrıntı bilgiler daha bir çarpıcı oluyor; Çağdaş Yaşamın Adana Şubesi yöneticilerine polis Kapınıza kilit vurun gidindeyivermiş...

Yıllardır tıbbın gerçeklerine aykırı olarak ayakta direnen, tanıdığım en üretken, çalışkan, yürekli, yaşamını başkalarına adamış, insanlık örneği insanlardan Prof. Türkan Saylan, evindeki trajik aramalardan sonra, Çağdaş Yaşamın bilgisayarlarındaki öğrenci burslarına ilişkin kayıtlara el konulduğunu da açıkladı... Şimdi şöyle bir arkanıza yaslanın, önyargısız, insan gibi, serinkanlı olup bitenleri düşünmeye çalışın...

***

Bildik bileli var olan, siyasal İslam, ırkçılık, ayrımcılık adına içerden ve dışardan büyük parasal destekli örgütlenmeleri, etkin çalışmalarını bir anımsayın. Örneğin Almanya, AB ağırlıklı Milli Görüş, ABDde yerleşik Fethullah Gülen cemaati adına, bir kısmı gönüllü müritlerden, büyük çoğunluğu ticari ilişkilerde sağlanan hizmetler karşılığı toplanan dudak uçurtan paraları, nasıl kullanıldıklarını bir kefeye koyun. İnsan hakları, demokrasi, Cumhuriyet, laiklik, Atatürk devrimleri karşıtı bu örgütlenmeler, özellikle, öncelikle de gençlik yaratılması için yapılan hizmetleri, harcanan paraları... Yurtlar, burslar, Kuran kursları, cemaat evleri örgütlenmeleri ile alınan uzun yol ortada. Hepsi de yürürlükteki anayasal düzen, rejim karşıtı, hukuk dışı örgütlenmeler, parasal ilişkiler içinde... Bugüne kadar hesabı mı soruldu ya da sorulabildi ki?..

Bu arada ülkemizin geleceği, gençliği için bir şeyler yapma sorumluluğu duyanlar adına, çok gecikmeli de olsa ortaya çıkan örgütlenmeler içinde önde durmuş bir Çağdaş Yaşam var. Ülke çapında örgütlenme, çalışma sayesinde on binlerce öğrenciye, genç kızımıza burs sağlamayı başardı. Öyle illegal, siyasi amaçlarla uzaktan yakından bir ilişkisi olmadan, İdilli kızlarımız simge, yoksulluk yoksunluk, töre kıskacında okula gönderilmeyen kız çocuklarımız için okuma olanağı yaratma çalışmalarından yola çıktı. Her kademe, ağırlıklı üniversiteleri kazanmış yoksul aile çocuklarına burs bulma ile yürüdü.

Şimdi Türkan Hocanın sözünü ettiği burslu öğrencilere ait bilgisayar bilgilerinin Ergenekon iddianamesi içinde yeri ne olabilir? Ya da burs verenlerin listelerinin? Dünkü operasyonun, yaratılan kamuoyunun, estirilen baskı ve terörün en vahim sonucu nedir sizce? Çocuklara verilen bursların bıçak gibi kesilmesi olmasın sakın? Burs veren işverenlerin siyasi iktidar ya da mahalle baskısı altında tutulmayacaklarının güvencesi olabilir mi? Daha ağırı şantaj kokuları gelmiyor mu? Dahası bir de ben senaryo yazayım; listeleri ele geçirilmiş burs alan ve burssuz kalma tehdidi altında olan öğrencilere, cemaatler adına yaklaşanlar çıkmaycak mı?

Dünkü operasyonlar kapsamında toplumsal işlevi kırılmaya çalışılan bir tek Çağdaş Yaşam değil ki... Atatürk ilke ve devrimlerine sahip çıkma düşünce çalışmaları kadar bursları ile de işlevleri olan ADDler var. Türkiyenin laiklik, rejim tehdidi karşısında dik, onurlu durmuş bilim insanları, aydınları, rektörleri var. En çıplak olarak Cumhuriyet mitinglerinde öne çıkmış sivil toplum örgütlenmelerinin topunun birden hedef alındığı gözlemleniyor...

Özetle bu operasyonlar sonucunda birçok suçlu, suç örgütü ortaya çıkarılsa bile (ki süresi belirsiz yargılamaların sonucunda, sayısız iddianamelerin gidişatından anlayabildiğimiz kadarı ile geçmiş askeri darbe hukuku dönemlerinin uygulamalarının deneyimlerine de bakarak, onların hukuk tanımaz, yargısız infaz sınırlarını da aşmış bir uslupta asla olabileceğine inanmıyorum..) anayasal düzen içinde işleyen bir yargılama ve hukuk sisteminden söz edebilir miyiz? Ilımlı islam damgalı olsa bile seçimle gelmiş güçlü bir sivil iktidar döneminde, anayasal hukuk düzeni içinde, bunlara izin verilebilir mi?

soner@cumhuriyet.com.tr

Türkan Saylan’a mektup

ZEYNEP ORAL

Sevgili Türkan Saylan,

Eviniz polis aramasındayken, sizin tüm sakin, aklı başında, saygılı, saygın, azimli, hoşgörülü, anlayışlı tavrınıza karşın, biz evinizin içinde değil de dışında olanlar öfkeden çıldırıyorduk! Neden mi? Çünkü toplumun temel taşlarını sarsmayı hedefleyen bir gidişatın neden sizi ve Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneğini hedef alabileceğini, alabildiğini görebiliyoduk!

Neden? Çünkü yaşam boyu çalışıp ürettiniz. Çünkü yaşam boyu verici oldunuz, karşılığını almadan, beklemeden verdiniz. Çünkü bu toplumun eğitimle kalkınabileceğine inandınız ve inancınız gereği çalıştınız, eyleme geçtiniz. Çünkü kız çocuklarının eğitimine önem verdiniz. Çünkü ilimi, bilimi, düşünce üretmeyi en yüce değer belleyip, o değeri çoğalttınız. Emeği erdem saydınız. İşte bu değer ve erdem saydıklarınızı yaymak için seferberlik ilan ettiniz! Başka türlüsünü yapamazdınız, çünkü Cumhuriyet ve Atatürk ilkelerine, hukuk devletine, demokrasiye, insan haklarına ve çağdaş değerlere inancınız sonsuzdu.

Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği sizin başlattığınız bu seferberliğin ürünü ve yansımasıdır. Biz on binler, yüz binler, milyonlar buna tanığız! Vicdanımız da tanıktır. Bilesiniz ki, başlattığınız seferberliği sonuna dek sürdüreceğiz! Çünkü sizden böyle öğrendik! Ne pahasına olursa olsun sizin başlattığınız yolda ilerleyeceğiz!

Genco Erkal, tiyatrodaki 50. yılını ödüllerle kutluyor

Aydın sanatçının toplumcu duruşu

© Genco Erkal, tiyatromuzun 1960’lardan bu yana yazılmış tarihini oluşturan sanatçılar arasında ön sıralarda yer alıyor.

Yetenek doğuştandır. Eğitim, görgü ve birikimle kıvamlanır. Tiyatroculukta hünerli/becerilisayılmanın önkoşuludur. Ne ki hızlı nüfus artışına karşın gelişme süreçlerinin hızlandırılamadığı bizimki gibi toplumlarda, tiyatrocukimliğinisanatçıkimliği ile bütünleyebilme yolunda, aydın kişi olma sürecinden de geçilmesi gerekir.

Genco Erkal, tiyatrodaki 50. yılını kutladığı 2009 yılının ilk birkaç ayı içinde art arda Aydın Doğan Vakfı ve Sabancı Vakfı Kültür-Sanat Ödüllerine değer bulunduysa, bunun gerekçesi tiyatroya 50 yıldır kesintisiz olarak emek veriyor oluşu değildir yalnızca. İçinde yer aldığı yapımlara özgül ve özgün imzasını atmış bir tiyatrocuoluşu da tek başına yeterli bir açıklama sayılmaz. Erkalı 50. sanat yılında doruğa taşıyan, onun sanatçıkimliğiyle iç içe geçmiş aydın kimliğidir.

Fransızca ve İngilizce bilmesine karşın başka yabancı dilleri öğrenme yolunda harcadığı çaba, oyuncu olarak parladığı 1960’lı yıllarda zafer sarhoşluğuna ödün vermeyip İstanbul Üniversitesindeki Psikoloji öğrenimini tamamlamış olması, sanatın tüm dallarına duyduğu ilgi, sahne çalışmalarında bilgilenme sürecine ağırlık tanıması, tiyatro olayı kotarırken sezgi ile düşünce arasında sağlam bir ilişki kurma ilkesi Erkalın aydın sanatçıniteliğinin yansımalarıdır. Aydın kimliğini tamamlayan toplumcu duruşu ise -politik baskı ve enflasyon/kriz dönemlerinin olumsuz etkisine karşın- sorumluluğunu taşıdığı sahne olaylarının başlıca çıkış noktası olmuştur.

Oyuncu olarak üne 1963te Arena Tiyatrosu yapımı Aslan Asker Şvayk ile ulaşan sanatçı, 1964’te Gülriz Sururi ve Engin Cezzar Tiyatrosunda sahnelenen ve tarih yazan Keşanlı Ali Destanıoyununun yönetmeni olarak ustalar arasına girmişti. 1965-67 döneminde ise A.S.T. çalışanıdır. Brechtin Arturo Uisinden Bir Delinin Hatıra Defterine uzanan çizgide, Nevra Serezli ile birlikte unutulmaz kıldıkları Durdurun Dünyayı İnecek Var oyunu da yer alır.

Bugün 40. yılını sürmekte olan Dostlar Tiyatrosunda sahnelediği Asiye Nasıl Kurtulur’, ‘Galilei Galileo’, ‘Bay Puntila ve Uşağı Matti gibi kalabalık kadrolu zor oyunlarda farklı oyunculuk biçemlerinde parlak yorumlar sunan sanatçının unutulmaz rolleri arasında Ayla Algan Rosenbergler Ölmemeli, Zeliha Berksoylu Brecht Kabare, Meral Çetinkayaİkili Oyun, Sumru Yavrucuklu Fay Hattı ve Bülent Emin Yarar ile sunduğu Oyun Sonu bulunmaktadır. Bu kez kendim için oynuyorumdediği Oyuncu’ (‘Ben Feuerbach), Mehmet Ulusoyun sahnelediği Kafkas Tebeşir Dairesi’, ‘Sevdalı Bulut’, ‘Simyacı yapımları da özeldir Erkal için. Ayrıca üç Fransız yapımında oynadığını da unutmamalı.

Kerem Gibiile başlattığı solo oyunlar Erkalın gösteri dağarı içinde önemli bir yer tutar. Yıllarca Prokofieff ve Stravinskinin -orkestra müziği ile sözü buluşturan- yapıtlarının vazgeçilmez solisti olan sanatçının tek kişilik oyunları Nâzım, Aziz Nesin, Can Yücel, Brecht gibi ustaların metinleriyle oluşmuştur.

Erkalın 70 dolayında sahne olayına emeği geçtiği görülüyor. Yalnız oyuncu ya da yönetmen olarak değil, dramaturg, çevirmen, uyarlamacı ve yazar olarak da ürettikleri onun aydınkimliğinin tiyatro bağlamındaki göstergeleri... Orkestralarla birlikte çalışmaya yatkınlığı onu son yıllarda -müzik tarihimizin en görkemli ürünlerinden biri olan- Fazıl Say imzalı Nâzım Oratoryosuile de buluşturdu. Sivas ’93’ başlıklı belgesel çalışması ise belleklerden silinmeyecek...

Genco Erkal, tiyatromuzun 1960lardan bu yana yazılmış tarihini oluşturanlar arasında ön sıralarda yer alıyor.

GÖRÜŞ

BEDRİ BAYKAM

Ulusum Adına Özür Dilerim Sayın Türkan Saylan

Sevgili Türkan Saylan Hanımefendi,

Ben bu satırları kaleme alırken 12. dalga kapsamında eviniz aranıyormuş. Bir de aynı zamanda başkanı olduğunuz ve binlerce üyesinden biri olmaktan gurur duyduğum ÇYDDnin merkezi ve çeşitli şubelerine de baskınlar yapılmış.

Öncelikle ülkem adına, size reva görülen bu muameleden dolayı, şahsınızdan özür diliyorum. Gözaltına (henüz!”) alınmamış olsanız da yapılan ayıbın derecesi değişmiyor. Bu ülke bu seviyede bir irtifa kaybını hak etmiyordu Sayın Saylan. Bu yaşadıklarınızdan dolayı inanın sonsuz utanç içindeyim.

Sizin evde neler bulunacağını çok iyi biliyorum. 1989dan beri süren dostluğumuz çerçevesinde, yıllardır sizinle her türlü yakın işbirliğim oldu. Yurdun dört bir köşesinde kaç defa beraber panellere katıldık. Kaç projeyi beraber tasarladık. Bu nedenle sizi ve ülkemize yönelik tüm niyetlerinizi, Türkiyede en iyi bilenlerden biriyim. Yaşadığınız arama operasyonu çerçevesinde, en büyük üzüntülerimden biri, büyük bir disiplinle biriktirdiğiniz arşivinize bir zarar verilmiş olmasıdır.

***

Siz, hep ülkemizin, Çağdaş Yaşamın gerekleri çerçevesinde, eğitime, kültüre, Cumhuriyet değerlerine, sosyal devlete, vatandaşlarımızın sağlığına ve demokratik haklarına sonsuz bir önem verdiniz.

Evinizi arayanlar, çok ürkütücü bilgilere ulaşabilirler Sayın Saylan: Orada gözlerini kamaştıran bir aydınlanma ışığı, bitmez tükenmez bir Atatürk sevgisi ve halk sevgisi, bilime ve eğitime yönelik sonsuz bir inanç ve saygı bulacaklar. Bu değerlerin tercümesi de şöyle oluyor: Darwin kuralından, laik demokrasiden, Mustafa Kemalin irtica üstüne sarf ettiği sözlerden, Atatürk Cumhuriyetinin tüm temel değerlerinden rahatsız olanlar, sizin evinizde bu rahatsızlıklarını besleyecek sonsuz malzeme bulacaklar!

Siz ve ÇYDD olarak, bu kimilerine tehlikeli(!) gelen faaliyetleriniz çerçevesinde, en çok gençlere ve onların eğitimine önem verdiniz. Sizin gözünüzde gençler, bu ülkenin, aydın, güler yüzlü, sağlam bir eğitim ve kişilikle yetiştirilmesi gereken sigortaları oldular. Çünkü siz hep Atatürkün Gençliğe Hitabesine inandınız Sayın Saylan Bu doğrultuda Cumhuriyet meşalesinin hep hukukun üstünlüğü, bilim, kültür ve Atatürkçülüğe inanan gençlerin elinde yanmaya devam edeceğine inandınız.

Siz, hep saçınızı süpürge ettiniz bu değerler için Sayın Saylan. Hastalığınızı hiçe saydınız. Kendi rahatınızı, sağlığınızı hiçbir zaman gözetmeden, gece gündüz bu değerlerin peşinden koştunuz. Bir kere daha ulusum adına size teşekkür edip ellerinizden öpüyorum.

***

Aylardır, hiç kimseyi ikna etmeyen bu soruşturma kapsamında, kendisi gibi düşünmeyen 2. Cumhuriyetçi veya (ılımlı!) İslamcı olmayan herkesi jurnallemeye devam eden malum medya mensuplarının, bu son operasyonu hangi keyifle izlediklerini siz de biliyorsunuz. Onlar, iddia ettiklerinin tersine, gazeteciliğin de, demokrasinin de, insanlığın da birer utanılacak müsveddeleridir. Onlara göre, Cumhuriyet mitinglerine katılan veya CHPye destek veren herkes suçludur! Bu kadar zavallı bir dar görüşün esiridir onlar. Fütüristik yazılarımda sözünü ettiğim beyin okuma yoluyla, iktidar ve malum yandaş medyanın görüşlerini paylaşmayan herkes, bu kirli torbanın içine atılmalıdır bu acınası profillere göre! Her gün sözde haber kanalları arasında dolaşan bu hilkat garibeleri medyacı değil, dinci faşist bir zihniyetin liberalizm kılıfıyla kamuflaja alınmış zavallı maşalarıdır.

Sayın Saylan, siz her konuşmanızda ne şeriat ne darbe diyerek hep dimdik ayakta durdunuz. Size ve diğer tüm Atatürkçü demokrat insanlara reva görülen muamelelerin onda biri, 28 Şubatta bu gruba uygulansaydı nasıl bir demokratik tepki verirlerdi, düşünebiliyor musunuz? Sana yapılmasını istemediğin şeyleri başkasına yapma diye bir söz vardır. İşte bu hem hukuk devletinin, hem de dinlerin temelinde yatan etik insanlık anlayışından hiç nasiplerini almamıştır bu insanlar

Ben, ulusum adına sizden ve bu terörü dün ve bugün yaşayan başta Sayın Mehmet Haberal ve Erol Manisalı ile eski-yeni rektörler-akademisyenler olmak üzere tüm Atatürkçü aydınlardan özür diliyorum Sayın Saylan. Bir gün adalet yerini bulacak ve taşlar yerine oturduğunda, çok kişinin yüzü kızaracak! Buna eminim; derin saygılarımla

bedri.baykam@gmail.com Faks: 0212 227 34 65



Cumhuriyet, 14.04.2009