Köy Enstitüleri Neden Kuruldu, Neden Kapatıldı?
14/4/2009 · Kategori: Makale
Köy Enstitüleri kapatılmakla Türkiye ne kaybetti? Bunun yanıtı, tartışılmayacak kadar açık. Bunun yanıtı boşalan köylerde, cemaatlere teslim edilen varoşlarda. Bunun yanıtı, mahalle baskısının ve cemaatlerin gücünün hangi boyutlara ulaştığını gösteren araştırmalarda.
69. yılda, Orhan Veli’nin dizeleriyle: “Yarınlara ümitle yürüyenler bir selam uçuralım.”
Prof. Dr. İsa EŞME Maltepe Üniversitesi
Köy Enstitülerini konu alan etkinlik ve yazılarda, genellikle doğrudan bu kurumların eğitim biçimi, eğitim ortamı ve mezunlarının nitelikleri üzerinde durulur. Bunlardan belleklerde kalanlar ise, tarım, güzel sanatlar ve kültür etkinliklerine öncelik verilen uygulamalı eğitim ile eğitim mekânlarının öğrenciler tarafından yapıldığını gösteren fotoğraflardır. Kuruluşunun üzerinden 69 yıl geçmesine rağmen halen üzerinde tartışılan Köy Enstitüsü gerçeğini kavrayabilmek için resmin bütününe bakmak gerekir. Bu yapılmadıkça, Köy Enstitülerinin neden kuruldukları ve neden kapatıldıkları sorularına gerçekçi bir yanıt bulabilmek zordur.
Eğitim devriminin üç adımı
Türk aydınlanmasının omurgası eğitim devrimidir. Eğitim devriminin üç ayağından ilki 3 Mart 1924’te gerçekleştirilen Öğretim Birliği Yasası, ikincisi, 1 Kasım 1928’de yapılan harf devrimidir. Bunlar, Türk aydınlanmasının hayata geçmesi için “olmazsa olmaz” koşullardandı. Ancak Türk aydınlanmasının kalıcılığı, devrimlerin benimsenmesi ve aydınlanma dalgasının ülkenin kılcal damarlarına kadar nüfuz etmesiyle mümkündü.
Bu da nüfusun yüzde seksenini oluşturan köylünün eğitilmesini gerektirmekteydi.
Ülke genelinde yüzde 6-7 civarında olan okuryazarlık oranı köylerde çok daha düşüktü. Harf devrimine rağmen okuryazarlığın düşünülen hızda yayılmamasında en büyük etken öğretmen sorunuydu. 1930’lu yılların ortalarında, 40 bin köyün 35 bini öğretmensizdi. Öğretmen okulları yılda 300-350 kadar mezun verebiliyordu. Basit bir hesaba göre, sorunun çözümü için on yıllarca beklemek gerekiyordu. Peki bu sorun nasıl aşılabilecekti?
Önce köy eğitmen kursları
Çözüm, Cumhuriyetin kurucusu ve Türk devriminin önderi Mustafa Kemal Atatürk’ten geldi. Çözümün ilk adımı, “Köy Eğitmen Kursları” uygulamasıydı. Böylece eğitim devriminin üçüncü ayağının temeli atılmıştı. Büyük önderin ömrü, projeyi tamamlamaya yetmedi. Bayrağı devralanlar projeye sahip çıktılar. Türk devriminin gerçekleşmesinde Mustafa Kemal’in hep yanı başında olan Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, projenin sahipleri, Hasan Âli Yücel ve İsmail Hakkı Tonguç’a destek oldu. 17 Nisan 1940’ta çıkarılan yasa ile, dünyanın en özgün eğitim atılımı uygulamaya geçirildi.
Devrimci düşüncenin adamını yetiştirmek
Enstitüler, klasik öğretmen okulu mezunu vermeyeceklerdi. Mezunların yükleneceği görevi Köy Enstitülerinin mimarlarından dönemin Milli Eğitim Bakanı Hasan Âli Yücel şu özlü sözleriyle ifade etmişti: “Biz, istiklal mücadelesinden itibaren sosyal hayatımızda yaptığımız büyük devrimleri köylere götürecek adam yetiştirmek isteriz. Çünkü, ümmet devrinin böyle bir adamı vardır. Bu, imamdır. İmam, insan doğduğu vakit kulağına ezan okuyarak, vefat ettiği vakit mezarının başında telkin verene dek, doğumundan ölümüne kadar bu cemiyetin manen hâkimidir. Bu manevi hâkimiyet, maddi tarafa da intikal eder. Çünkü köylü hasta olduğu vakit de sual mercii imam olur. Biz imamın yerine, köye devrimci düşüncenin adamını göndermeyi isteriz.”
Devrimci düşüncenin adamı Köy Enstitülerinden yetiştirilecekti. Peki devrimci düşüncenin adamı bunu nasıl başaracaktı? Bunun yolunu da, adı enstitülerle bütünleşen Tonguç şöyle özetliyordu: “Köylüye bir şey öğretebilmek için ondan birçok şey öğrenmek gerekir. Kanımızı ve iliklerimizi isteyerek köyün içine akıtmadıkça, kırk bin köyün kenarına münevver insanın mezar taşı dikilmedikçe, bu köyün sırlarını anlayamayız. Köylüyü anlayabilmek, duyabilmek için onunla kucak kucağa, nefes nefese gelmek lazımdır. Onun içtiği sudan içmek, yediği bulgurdan yemek, yaktığı tezeğin ifade ettiği sırları sezebilmek ve yaptığı işleri yapabilmek gerekir.”
Köy Enstitülerinden yetişeceklerin niteliği elbette bunlarla sınırlı değildi. Laik, ulusal, uygulamalı ve karma eğitim verilen bu kurumlarda, özgüveni yüksek, eleştirel düşünebilen, sorun çözebilen ve “Cumhuriyet için fedakâr olabilen” gençlerin yetiştirilmesi ana hedefler arasındaydı. Bu başarılıyordu.
İkinci Dünya Savaşı’nın zor koşullarına karşın ülke coğrafyasına eşit aralıklarla serpiştirilen 21 aydınlanma ocağı ışık saçmaya başladı. 20 bine yakın mezun verildi. Ancak eğitim devriminin üçüncü adımının tamamlanması için en az 40 bin mezun yani 10-15 yıl daha gerekliydi. Olmadı, buna izin verilmedi. Demokrasiye geçişle birlikte, Cumhuriyetin en ışıltılı eğitim atağı olan Köy Enstitüleri projesi yarım bırakıldı.
Köy Enstitüleri neden kapatıldı?
Bu soruya cevap olabilecek en saydam açıklamalardan biri, dönemin CHP Milletvekili Kinyas Kartal’dan gelmişti. Aynı zamanda toprak ağası olan Kinyas Kartal, yıllar sonra, Köy Enstitülerinin neden kapatıldığına ilişkin soruya şu açıklamayı getirmişti:
“Köy Enstitüleri kesinlikle komünist uygulama değildi. Doğuda en yüksek eğitim gören insan benim. Köy Enstitüleri, bizim devlet üzerindeki gücümüzü kaldırmaya yönelikti. Bunu içimize sindiremedik. Benim Van yöresinde 258 köyüm var. Bunlar devletten çok bana bağlıdırlar. Ben ne dersem onu yaparlar. Ama köylere öğretmenler gidince benim gücümden başka güçler olduğunu öğrendiler. DP ile pazarlığa girdik, kapattık.”
Köy Enstitüleri kapatılmakla, “Devrimci düşüncenin adamını” yetiştiren kaynak kurutuldu. Böylece Türk aydınlanmasının, yurdun tüm kılcal damarlarına yayılması engellenmiş oldu. Sonrasında olanları zaten biliyor, konuşuyor, yazıyor ve yaşıyoruz. Köy Enstitüleri kapatılmakla Türkiye ne kaybetti? Bunun yanıtı, tartışılmayacak kadar açık. Bunun yanıtı boşalan köylerde, cemaatlere teslim edilen varoşlarda. Bunun yanıtı, mahalle baskısının ve cemaatlerin gücünün hangi boyutlara ulaştığını gösteren araştırmalarda.
69. yılda, Orhan Veli’nin dizeleriyle: “Yarınlara ümitle yürüyenler bir selam uçuralım.”
Türkan Saylan’a mektup
ZEYNEP ORAL
Sevgili Türkan Saylan,
Eviniz polis aramasındayken, sizin tüm sakin, aklı başında, saygılı, saygın, azimli, hoşgörülü, anlayışlı tavrınıza karşın, biz evinizin içinde değil de dışında olanlar öfkeden çıldırıyorduk! Neden mi? Çünkü toplumun temel taşlarını sarsmayı hedefleyen bir gidişatın neden sizi ve “Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği”ni hedef alabileceğini, alabildiğini görebiliyoduk!
Neden? Çünkü yaşam boyu çalışıp ürettiniz. Çünkü yaşam boyu verici oldunuz, karşılığını almadan, beklemeden verdiniz. Çünkü bu toplumun eğitimle kalkınabileceğine inandınız ve inancınız gereği çalıştınız, eyleme geçtiniz. Çünkü kız çocuklarının eğitimine önem verdiniz. Çünkü ilimi, bilimi, düşünce üretmeyi en yüce değer belleyip, o değeri çoğalttınız. Emeği erdem saydınız. İşte bu değer ve erdem saydıklarınızı yaymak için seferberlik ilan ettiniz! Başka türlüsünü yapamazdınız, çünkü Cumhuriyet ve Atatürk ilkelerine, hukuk devletine, demokrasiye, insan haklarına ve çağdaş değerlere inancınız sonsuzdu.
Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği sizin başlattığınız bu seferberliğin ürünü ve yansımasıdır. Biz on binler, yüz binler, milyonlar buna tanığız! Vicdanımız da tanıktır. Bilesiniz ki, başlattığınız seferberliği sonuna dek sürdüreceğiz! Çünkü sizden böyle öğrendik! Ne pahasına olursa olsun sizin başlattığınız yolda ilerleyeceğiz!
Genco Erkal, tiyatrodaki 50. yılını ödüllerle kutluyor
Aydın sanatçının toplumcu duruşu
© Genco Erkal, tiyatromuzun 1960’lardan bu yana yazılmış tarihini oluşturan sanatçılar arasında ön sıralarda yer alıyor.
‘Yetenek’ doğuştandır. Eğitim, görgü ve birikimle kıvamlanır. Tiyatroculukta ‘hünerli/becerili’ sayılmanın önkoşuludur. Ne ki hızlı nüfus artışına karşın ‘gelişme’ süreçlerinin hızlandırılamadığı bizimki gibi toplumlarda, ‘tiyatrocu’ kimliğini ‘sanatçı’ kimliği ile bütünleyebilme yolunda, ‘aydın kişi’ olma sürecinden de geçilmesi gerekir.
Genco Erkal, tiyatrodaki 50. yılını kutladığı 2009 yılının ilk birkaç ayı içinde art arda Aydın Doğan Vakfı ve Sabancı Vakfı Kültür-Sanat Ödüllerine değer bulunduysa, bunun gerekçesi tiyatroya 50 yıldır kesintisiz olarak emek veriyor oluşu değildir yalnızca. İçinde yer aldığı yapımlara özgül ve özgün ‘imza’sını atmış bir ‘tiyatrocu’ oluşu da tek başına yeterli bir açıklama sayılmaz. Erkal’ı 50. sanat yılında doruğa taşıyan, onun ‘sanatçı’ kimliğiyle iç içe geçmiş ‘aydın’ kimliğidir.
Fransızca ve İngilizce bilmesine karşın başka yabancı dilleri öğrenme yolunda harcadığı çaba, oyuncu olarak parladığı 1960’lı yıllarda ‘zafer sarhoşluğu’na ödün vermeyip İstanbul Üniversitesi’ndeki Psikoloji öğrenimini tamamlamış olması, sanatın tüm dallarına duyduğu ilgi, sahne çalışmalarında ‘bilgilenme’ sürecine ağırlık tanıması, tiyatro olayı kotarırken sezgi ile düşünce arasında sağlam bir ilişki kurma ilkesi Erkal’ın ‘aydın sanatçı’ niteliğinin yansımalarıdır. ‘Aydın’ kimliğini tamamlayan ‘toplumcu duruş’u ise -politik baskı ve enflasyon/kriz dönemlerinin olumsuz etkisine karşın- sorumluluğunu taşıdığı sahne olaylarının başlıca çıkış noktası olmuştur.
Oyuncu olarak üne 1963’te Arena Tiyatrosu yapımı ‘Aslan Asker Şvayk’ ile ulaşan sanatçı, 1964’te Gülriz Sururi ve Engin Cezzar Tiyatrosu’nda sahnelenen ve ‘tarih yazan’ ‘Keşanlı Ali Destanı’ oyununun yönetmeni olarak ‘usta’lar arasına girmişti. 1965-67 döneminde ise A.S.T. çalışanıdır. Brecht’in ‘Arturo Ui’sinden ‘Bir Delinin Hatıra Defteri’ne uzanan çizgide, Nevra Serezli ile birlikte unutulmaz kıldıkları ‘Durdurun Dünyayı İnecek Var’ oyunu da yer alır.
Bugün 40. yılını sürmekte olan Dostlar Tiyatrosu’nda sahnelediği ‘Asiye Nasıl Kurtulur’, ‘Galilei Galileo’, ‘Bay Puntila ve Uşağı Matti’ gibi kalabalık kadrolu zor oyunlarda farklı oyunculuk biçemlerinde parlak yorumlar sunan sanatçının unutulmaz rolleri arasında Ayla Algan’lı ‘Rosenbergler Ölmemeli’, Zeliha Berksoy’lu ‘Brecht Kabare’, Meral Çetinkaya’lı ‘İkili Oyun’, Sumru Yavrucuk’lu ‘Fay Hattı’ ve Bülent Emin Yarar ile sunduğu ‘Oyun Sonu’ bulunmaktadır. ‘Bu kez kendim için oynuyorum’ dediği ‘Oyuncu’ (‘Ben Feuerbach’), Mehmet Ulusoy’un sahnelediği ‘Kafkas Tebeşir Dairesi’, ‘Sevdalı Bulut’, ‘Simyacı’ yapımları da özeldir Erkal için. Ayrıca üç Fransız yapımında oynadığını da unutmamalı.
‘Kerem Gibi’ ile başlattığı ‘solo’ oyunlar Erkal’ın gösteri dağarı içinde önemli bir yer tutar. Yıllarca Prokofieff ve Stravinski’nin -orkestra müziği ile ‘söz’ü buluşturan- yapıtlarının vazgeçilmez solisti olan sanatçının tek kişilik oyunları Nâzım, Aziz Nesin, Can Yücel, Brecht gibi ustaların metinleriyle oluşmuştur.
Erkal’ın 70 dolayında sahne olayına emeği geçtiği görülüyor. Yalnız oyuncu ya da yönetmen olarak değil, dramaturg, çevirmen, uyarlamacı ve yazar olarak da ürettikleri onun ‘aydın’ kimliğinin tiyatro bağlamındaki göstergeleri... Orkestralarla birlikte çalışmaya yatkınlığı onu son yıllarda -müzik tarihimizin en görkemli ürünlerinden biri olan- Fazıl Say imzalı ‘Nâzım Oratoryosu’ ile de buluşturdu. ‘Sivas ’93’ başlıklı belgesel çalışması ise belleklerden silinmeyecek...
Genco Erkal, tiyatromuzun 1960’lardan bu yana yazılmış tarihini oluşturanlar arasında ön sıralarda yer alıyor.
GÖRÜŞ
BEDRİ BAYKAM
Ulusum Adına Özür Dilerim Sayın Türkan Saylan…
Sevgili Türkan Saylan Hanımefendi,
Ben bu satırları kaleme alırken “12. dalga” kapsamında eviniz aranıyormuş. Bir de aynı zamanda başkanı olduğunuz ve binlerce üyesinden biri olmaktan gurur duyduğum ÇYDD’nin merkezi ve çeşitli şubelerine de baskınlar yapılmış.
Öncelikle ülkem adına, size reva görülen bu muameleden dolayı, şahsınızdan özür diliyorum. Gözaltına (“henüz!”) alınmamış olsanız da yapılan ayıbın derecesi değişmiyor. Bu ülke bu seviyede bir irtifa kaybını hak etmiyordu Sayın Saylan. Bu yaşadıklarınızdan dolayı inanın sonsuz utanç içindeyim.
Sizin evde neler bulunacağını çok iyi biliyorum. 1989’dan beri süren dostluğumuz çerçevesinde, yıllardır sizinle her türlü yakın işbirliğim oldu. Yurdun dört bir köşesinde kaç defa beraber panellere katıldık. Kaç projeyi beraber tasarladık. Bu nedenle sizi ve ülkemize yönelik tüm “niyet”lerinizi, Türkiye’de en iyi bilenlerden biriyim. Yaşadığınız “arama” operasyonu çerçevesinde, en büyük üzüntülerimden biri, büyük bir disiplinle biriktirdiğiniz arşivinize bir zarar verilmiş olmasıdır.
***
Siz, hep ülkemizin, “Çağdaş Yaşam”ın gerekleri çerçevesinde, eğitime, kültüre, Cumhuriyet değerlerine, sosyal devlete, vatandaşlarımızın sağlığına ve demokratik haklarına sonsuz bir önem verdiniz.
Evinizi arayanlar, çok ürkütücü bilgilere ulaşabilirler Sayın Saylan: Orada gözlerini kamaştıran bir aydınlanma ışığı, bitmez tükenmez bir Atatürk sevgisi ve halk sevgisi, bilime ve eğitime yönelik sonsuz bir inanç ve saygı bulacaklar. Bu değerlerin tercümesi de şöyle oluyor: Darwin kuralından, laik demokrasiden, Mustafa Kemal’in irtica üstüne sarf ettiği sözlerden, Atatürk Cumhuriyeti’nin tüm temel değerlerinden rahatsız olanlar, sizin evinizde bu rahatsızlıklarını besleyecek sonsuz malzeme bulacaklar!
Siz ve ÇYDD olarak, bu kimilerine “tehlikeli”(!) gelen faaliyetleriniz çerçevesinde, en çok gençlere ve onların eğitimine önem verdiniz. Sizin gözünüzde gençler, bu ülkenin, aydın, güler yüzlü, sağlam bir eğitim ve kişilikle yetiştirilmesi gereken sigortaları oldular. Çünkü siz hep “Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi”ne inandınız Sayın Saylan… Bu doğrultuda Cumhuriyet meşalesinin hep hukukun üstünlüğü, bilim, kültür ve Atatürkçülüğe inanan gençlerin elinde yanmaya devam edeceğine inandınız.
Siz, hep saçınızı süpürge ettiniz bu değerler için Sayın Saylan. Hastalığınızı hiçe saydınız. Kendi rahatınızı, sağlığınızı hiçbir zaman gözetmeden, gece gündüz bu değerlerin peşinden koştunuz. Bir kere daha ulusum adına size teşekkür edip ellerinizden öpüyorum.
***
Aylardır, hiç kimseyi ikna etmeyen bu soruşturma kapsamında, kendisi gibi düşünmeyen 2. Cumhuriyetçi veya (ılımlı!) İslamcı olmayan herkesi “jurnallemeye” devam eden malum medya mensuplarının, bu son operasyonu hangi keyifle izlediklerini siz de biliyorsunuz. Onlar, iddia ettiklerinin tersine, gazeteciliğin de, demokrasinin de, insanlığın da birer utanılacak müsveddeleridir. Onlara göre, Cumhuriyet mitinglerine katılan veya CHP’ye destek veren herkes suçludur! Bu kadar zavallı bir dar görüşün esiridir onlar. Fütüristik yazılarımda sözünü ettiğim “beyin okuma” yoluyla, iktidar ve malum yandaş medyanın görüşlerini paylaşmayan herkes, bu kirli torbanın içine atılmalıdır bu acınası profillere göre! Her gün sözde haber kanalları arasında dolaşan bu hilkat garibeleri medyacı değil, dinci faşist bir zihniyetin “liberalizm” kılıfıyla kamuflaja alınmış zavallı maşalarıdır.
Sayın Saylan, siz her konuşmanızda “ne şeriat ne darbe” diyerek hep dimdik ayakta durdunuz. Size ve diğer tüm Atatürkçü demokrat insanlara reva görülen muamelelerin onda biri, 28 Şubat’ta bu gruba uygulansaydı nasıl bir “demokratik” tepki verirlerdi, düşünebiliyor musunuz? “Sana yapılmasını istemediğin şeyleri başkasına yapma” diye bir söz vardır. İşte bu hem hukuk devletinin, hem de dinlerin temelinde yatan “etik” insanlık anlayışından hiç nasiplerini almamıştır bu insanlar…
Ben, ulusum adına sizden ve bu terörü dün ve bugün yaşayan başta Sayın Mehmet Haberal ve Erol Manisalı ile eski-yeni rektörler-akademisyenler olmak üzere tüm Atatürkçü aydınlardan özür diliyorum Sayın Saylan. Bir gün adalet yerini bulacak ve taşlar yerine oturduğunda, çok kişinin yüzü kızaracak! Buna eminim; derin saygılarımla…
bedri.baykam@gmail.com Faks: 0212 227 34 65
Cumhuriyet, 14.04.2009

