Gareth Jenkins: "Doğruları yazdığım için korkuyorlar"
Ergenekon davasının iddianamelerinden yola çıkılarak hazırlanan “Gerçekle Düş Arasında: Türkiye’nin Ergenekon Soruşturması” başlıklı raporun yazarı İngiliz gazeteci Gareth Jenkins’le konuşuyoruz.
Cumhuriyet- Jenkins iddianamelerde ciddi mantıksızlıklar olduğunu vurguluyor. Dış dünyada Ergenekon davasının gittikçe daha fazla sorgulanmaya başlandığını belirtiyor. Davanın AKP hükümeti muhaliflerini bastırmak amacıyla açıldığı kanısının yaygınlaşmaya başladığına işaret ediyor ve Gülen Cemaati’nin işin arkasında olduğu kuşkularını dile getiriyor. “Rapor nedeniyle bana hakaretler edildi, yalanlar söylendi. Bu rapor iddianameleri temel alıyor. Bana karşı çıkanlar önce iddianameleri okusunlar. Üstelik İslami Cihad sitesinde beni hedef gösterdiler. Beni öldürebilirler. Ama sonuna kadar gerçek ve doğru bildiklerimi söylemeye devam edeceğim. Neden korkuyorlar? Demek gizlemek istedikleri bir şeyler var” diyor.
- Siz Ergenekon davasına neden bu kadar merak duydunuz da 5 bin 800 sayfayı bulan iddianameleri satır satır okuyup rapor yazdınız? Bir de Ergenekon davasının arkasında Gülen Cemaati olduğunu telaffuz ettiniz. Neden?
- Aslında Ergenekon olayı Haziran 2007’de ortaya çıkınca fazla önemsenmedi. Ancak Ocak 2008’de Türk kamuoyunun çok iyi tanıdığı isimler içeri alınınca o zaman ben bu işi merak etmeye başladım. Bu kişiler Susurluk davasından tanıdığımız Veli Küçük ve birkaç askerdi. Ondan sonra iş büyümeye başladı. Ben Ocak 2008’de, “Bu galiba Susurluk’un devamı olacak” diye düşündüm. Derken yeni gözaltı dalgaları geldi. O zaman Ergenekon’un benim düşündüğüm amacından sapmaya başladığını gördüm.
Dış dünyanın Ergenekon’a bakışı değişti
Bildiğim kadarıyla şu anda Fethullah Gülen ABD’nin Pennsylvania eyaletinde yaşıyor. Ben Fethullah Gülen’in birebir bu işle ilişkili olduğunu sanmıyorum. Ben raporumda da yazdım. Gülen Hareketi’nin kimi basın organları var. Bunlar bu davanın itici güçleri oluyor. Bu yayın organlarında, “İddianame böyle böyle yazıyor” diye haber yapıyorlar, köşe yazıları çıkıyor. Ama iddianameye bakıyorsunuz, böyle bir şey yok. Bu tür kanıtlar onların iddia ettikleri gibi iddianamede yer almamış. Ben Gülen Hareketi’ni tümüyle suçlamak istemiyorum. Ama bu harekete bağlı bir avuç aktivist bütün bunları yapıyor. İşte, gördük. Benim bu rapor kamuoyunda duyulduktan sonra bana etmedikleri hakaret, iftira kalmadı. Tam bir karalama kampanyası açtılar. Ama öte yandan ne rapora ne de söylediklerime bakıyorlar. Şimdi panik halindeler. Çünkü artık herkes raporun gerçekleri yansıttığını görmeye başladı.
- Yani kamuoyunun büyük bölümü raporun içeriğine inandı ve kafasında soru işaretleri oluşmaya mı başladı?
- Soru işaretleri zaten oluşmaya başlamıştı. Bu da nisan ayında “Baba Beni Okula Gönder” kampanyasına yapılan baskın, Prof. Türkan Saylan’ın evinin ve ÇYDD’nin genel merkez ve şubelerinin aranması, bilgisiyarlara el konması, ÇEV’e yapılan baskın üzerine oldu. Ayrıca Prof. Mehmet Haberal’ın içeri alınması dikkat çekti. Dış dünyada tanınan bir isim. Haberal’ın kesinlikle bu işlerle ilgisi olmadığı biliniyordu. Yurtdışında Türkiye’deki derin devletin varlığı biliniyordu. Ben de raporda bunu yazdım. Ergenekon davası açıldığında dış dünyada Türkiye’nin derin devleti tasfiye sürecine girdiği düşünüldü. Ama daha sonra yavaş yavaş işin içinde başka bir iş olduğunu düşünmeye başladılar. Tabii toplam 5 bin 800 sayfalık iddianameyi okumak kolay değil. Ama ben hepsini okudum. Dış dünyada tabii ki bu iddianameyi Türkçe bilmedikleri için okuyamadılar. Ama bu konuda İngilizce bir rapor yazılınca çok merak uyandı. Çünkü dış dünyada Ergenekon davasıyla derin devletin üzerine gidildiği izlenimi doğmuştu. Ben de zaten raporumda derin devletin gerçek olduğunu yazdım. Daha sonra dış dünyada davaya bakış yavaş yavaş değişmeye başladı. Milliyet’te benim raporumun ABD’de davaya bakışı 180 derece değiştirdiği yazıldı. Bu doğru değil. Ben raporu yazmadan önce düşünceler değişmeye zaten başlamıştı. Çok tuhaf ve mantıksız işler olunca yabancıların aklında soru işaretleri doğal olarak uyanıyor.
Fethullahçı militanlardan hakaretler
- Yapılanlar gerçekten mantıksız mı? Vakıf üniversitelerinin, devlet üniversitelerinin muhalif rektörleri, burs veren vakıfların yöneticileri içeri alınıyor. Acaba bu insanlar Fethullah Gülen okullarının rakipleri görüldükleri için mi içeri alındılar?
- Böyle bir imaj var. Benim de aklıma bu sorular geliyor. Ama yüzde yüz emin olmadan bir şey söylemek güç.
- İlginç bir açıklama da raporun konu edildiği Washington’da 18 Kasım günü düzenlenen Arı Vakfı toplantısını yöneten Yurter Özcan’dan geldi. “Ergenekon’a inanmayan ve Gülen Cemaati’yle ters düşen herkes şu anda saldırıya uğruyor. Bu kişiler üzerinde inanılmaz bir terör estiriliyor” dedi. Sizce neden böyle yapılıyor?
- Bunlar Washington’a kadar gittiler, “Biz demokratız” diyorlar. Ama gördüğümüz kadarıyla onlara karşı çıkanları sürekli karalamaya çalışıyorlar. Hakaret ediyorlar. Kendimize demokrat diyorsak birbirimizin fikirlerine tahammül etmeliyiz. En azından karşımızdakini susturmaya çalışmamalıyız.
Dediğim gibi, şimdi korkuyorlar. Çünkü sonunda biri çıktı ve 5 bin 800 sayfalık üç iddianamenin tamamını okudu. Belki bir dördüncü iddianame yoldadır. Ama olsun. Ben hazır olanları okumuş bulunuyorum. Burada şunu vurguluyorum: Raporda yazdıklarımı kafadan atmadım. Bütün alıntılar iddianamelerdendir. O nedenle korkuyorlar ve beni susturmaya, karalamaya çalışıyorlar. Eğer demokratsak, terbiyeli, kibar bir biçimde tartışalım. Hiç kimse yazdıklarıma katılmak zorunda değil. Ama hiç kimse de iddianameyi okumadan ahkâm kesmesin. Fethullah Gülen’in basın organları bana bunun için karşı çıkıyor. Çünkü biliyorlar ki iddianamenin tamamını okuyan olursa gerçekler de ortaya çıkacak.
- Sizce Gülen Cemaati’nin aktivistleri ve yayın organları neden böyle bir davanın açılmasını can ve yürekten desteklediler?
- Bu davayı destekleyen iki taraf var. Bir taraf 28 Şubat’ın, öbür taraf da 12 Eylül’ün rövanşını almak istiyor. Tam anlamıyla intikam duygularıyla hareket ediyorlar. Örneğin bir Taraf gazetesi var. İnanılmaz bir biçimde intikam duygularıyla yayın yapıyor. Bu da en büyük sorun. Böyle bir davada intikam duygularına yer olmamalı. Dava adil bir biçimde görülmeli.
Adaletin temeli kanıttır. İddianameye bakıyorsunuz. Ergenekon diye bir örgütün varlığına dair tek bir kanıt yok.
- Ergenekon davası, eski Deniz Kuvvetleri Komutanı Özden Örnek’in günlüklerinde yazılanlardan yola çıkılarak açıldı. Ama Örnek bugün ifadesine başvurulana kadar ne tanık ne da sanık oldu. Bu durum sizce de tuhaf değil mi?
- Bu darbe günlüklerini okuduğunuz zaman içinin boş olduğunu görüyorsunuz. Günlüklerden adamın kendini yalnız bırakılmış hissettiğini anlıyorsunuz. AKP’ye karşı anlaşılan harekete geçmek istemiş. Eski Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök’e de kendisini desteklemediği için sinirlendiği belli. Ama örgüt kurulmasıyla ilgili günlüklerde en ufak bir kanıt yok.
Raporuma gösterilen tepkinin amacı bana saldırmak, bana hakaret etmek ve hakkımda yalanlar uydurmaktır. İstediklerini yapsınlar. İsterlerse beni öldürsünler. Hiçbir şey değişmez. Ben sonuna kadar doğru ve gerçek bildiğimi söylemeye devam edeceğim. İddianameler orada duruyor. Ben iddianamelerden yola çıkarak o raporu yazdım. İddianamelerde yazılanlardan konuşmak yerine bana saldırmayı tercih ederseniz gizlemek istediğiniz bir şeyler var demektir.
Ayrıca hiç kimsenin benimle aynı fikri paylaşması gerekmez. Benimle aynı fikirde değillerse iddianameleri okusunlar. Bana karşı çıkanların çoğu raporu bile okumadılar. Bir de şunu belirteyim. İslami Cihad’ın bir sitesi var. Buna Zaman ve Taraf’ta yayımlanan benim raporu, ayrıca bütün bağlantı numaralarımı ve adresi koymuşlar. Zaman ve Taraf bundan memnunsa o onların sorunu. Yazdıklarımı eleştirecek yerde bana saldırıyorlarsa demek ki gizlemek istedikleri bir şeyler var. Orta yaşlı bir adamdan neden korkuyorlar, anlamıyorum.
Tuncay Güney kafadan hasta
- İddianamede İlhan Selçuk çalıştığı ve yönettiği gazeteyi bombalatmış oluyor. Buna ne diyorsunuz?
- İddianameye göre bombaları İslamcıları suçlatmak için Ergenekon attı. İlhan Selçuk da bunu köşe yazısında itiraf etti. Yani, böyle bir şey olur mu? İnsan böyle bir şey yaparsa en azından gizlemek ister. Açık açık yazar mı? Mantığa sığıyor mu? İddianamede buna benzer binlerce mantıksızlık var. Dolayısıyla bugüne kadar Örnek’in çağrılmaması da mantıksızlığın başka bir örneği.
- Raporunuzda Tuncay Güney’e atıfta bulunuyorsunuz ve “Tuncay Güney’in Türkçesi, evinde ele geçirilen belgeleri yazmaya yeterli değil” diyorsunuz. Siz Güney’i tanıyor musunuz?
-Güney’in Türkçesi benimkinden beter. Onu tanımıyorum. Ama bazı yazdıklarını okudum. Adam cümle bile kuramıyor. O nedenle de evinde ele geçirilen belgeleri onun yazdığını hiç sanmıyorum.
Ayrıca Tuncay Güney güvenilmez birisi. Onun ifadelerine nasıl inanabilirsiniz ki?
- Sizce Tuncay Güney kim?
- Bana kalırsa hasta bir insan. Onun doktora ihtiyacı var. Tam bir doğuştan yalancı.
- Tamam da, doğuştan yalancı olduğu besbelli bir adama bunca zaman inanıp iddianameler hazırlandı, onlarca insan içeri atıldı. Bu nasıl iş?
- Onu bilemem. Size bu adamın nasıl güvenilmez olduğunu örneğiyle anlatayım: “Veli Küçük eroin kaçakçılığı yapıyordu. Biliyorum. Çünkü Fransız istihbaratı OGD bana söyledi” dedi. OGD diye bir Fransız istihbarat örgütü yok. OGD Fransa’da bir gazete ve dergi dağıtım kuruluşu.
Ayrıca kendisinin, anneannesinden dolayı Yahudi olduğunu iddia etti. Ama bakıyorsunuz, anneannesinin adı Ayşe.
- Tuncay Güney’in psikopat olduğu da söylendi...
- Evet. Bence de adam hasta. Ama buna rağmen devlet televizyonunda onu dört saat konuşturdular. Olacak şey mi?
Bugün Türkiye’deki en büyük güç Fethullah Gülen cemaati
- Sizin rapordan anladığım kadarıyla Gülen Cemaati’nin Türkiye’de, özellikle bu davada çok etkili olduğunu söylüyorsunuz. Yoksa Gülen Cemaati mi artık Türkiye’yi yönetiyor?
- Şu anda Türkiye’de en güçlü onlar. Bakın, o kadar hâkim ve savcı dinlendi. Talep de birkaç savcıdan geldi. Ergenekon savcıları bugün inanılmaz güçlüler. Bakın, “Baba Beni Okula Gönder” kampanyası, ardından ÇYDD baskına uğradı. Sonra ÇYDD bursuyla okuyan çocukların kayıtları PKK’yle ilgileri var mı yok mu diye incelendi. Bütün bu işler için inanılmaz paralar, zaman, enerji harcanması, sayısız insan çalıştırılması lazım. Kimse bunlara dur diyemiyor. Ergenekon davasına dönersem... Bu dava, sonunda Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) gider ve Türkiye suçlu bulunur. Bugün Türkiye’de AKP’yi desteklemeyen herkes korku içinde.
- Cumhuriyet’e atılan el bombalarıyla Ümraniye’deki evde bulunan bombaların seri numaralarının birbirini tuttuğu kimi köşe yazarları tarafından savunuldu. Ama siz raporda bunun kesin bir durum olmadığını yazıyorsunuz...
- Çıkan haberlere bakarsak şunu görüyoruz: Bu bombalardan Türkiye’nin hemen hemen her yerinde kullanılmış. Ortada somut bir kanıt yok. Dediğim gibi adaletin temeli somut kanıttır. Aynı durum Alparslan Arslan için de geçerli. Evet, Danıştay baskınını yaptığını biliyoruz, ama azmettiricisi var mı yok mu bilmiyoruz. Kanıt yok. Eğer Alparslan Arslan’ın arkasında ordu var demek istiyorlarsa kanıt göstersinler. Tek kanıt Osman Yıldırım’ın ifadeleri. Zaten Osman Yıldırım daha sonra sözlerini geri aldı. Birinci iddianamede Osman Yıldırım’ın verdiği Ergenekon’un ölüm listesi var. İçinde Şener Eruygur, Bülent Eczacıbaşı, Tuncay Özkan, Ahmet Necdet Sezer, Orhan Pamuk olmak üzere pek çok kişi var. Ama bakıyorsunuz, ikinci iddianamede Şener Eruygur Ergenekon’un lider kadrosunda yer alıyor. Adam hem örgütü kuracak hem de kendini o örgüte öldürtecek. Böyle mantıksızlık mı olur?
Zaten sözüne güvenilmez ve kişilik bozukluğu olduğu doktor raporuyla sabit Osman Yıldırım’ın ifadelerinden nasıl yola çıkılabilir? Bu şekilde kafa karıştırılarak hiçbir zaman gerçeğe varılamaz. Gerçekten böyle bir çete var mı? Hiçbir zaman anlaşılamayacak. Suçsuzlar içerde kalacak, suçlular serbestçe ortalıkta dolaşacak. İşin bu tehlikesi var. Zaten herkes de bundan şikâyet ediyor. Bakın, bu dava er ya da geç düşecek. Düşmezse AİHM’den dönecek. Bu yüzde yüz kesindir. Kimsenin şüphesi olmasın. Zaten iddianame şaka gibi. Beş yaşında bir çocuk bile bunu ciddiye almaz.
- Ortalıkta uçuşan belgeler hep aynı gazeteye yani Taraf’a servis ediliyor. Geçen gün Taraf gazetesi rapordan yola çıkarak size fena halde yüklenmiş. Sizce Taraf ne yapmaya çalışıyor?
- Aynı Taraf Muhsin Yazıcıoğlu’nun helikopterini NTV’nin düşürdüğünü de ileri sürdü. Böyle bir gazeteyi ne kadar ciddiye alabiliriz? Bilmiyorum. Yöneticisi eski solcu. İntikam almaya çalışıyor. Yarın TSK kansere çare buldu diyelim. Taraf hemen şiddetle karşı çıkar. Tıpkı CHP’nin AKP’ye yaptığı gibi. Taraf yönetiminde TSK’ye karşı ciddi bir nefret duygusu var. Doğru olup olmadığına bakmadan ellerine ne gelirse yayımlıyorlar. Zaten umurlarında da değil. Tek amaçları askere karşı olsun. Vur askere...
Portre
1989’dan beri İstanbul’da yaşayan İngiliz, Galli gazeteci, yazar ve analist. Üniversitede eski Yunanca ve Latince okudu. The Sunday Times gazetesi, Jane’s yayınlarına ve kimi düşünce kuruluşlarına yazılar yazıyor. The Economist Intelligence Unit’e birkaç rapor hazırladı. Türkiye ve bulunduğu bölgeyle ilgili siyaset, ekonomi ve güvenlik konularında pek çok yazı yazdı. Özel ilgi alanları sivil-asker ilişkileri, siyasi İslam ve terörle mücadele. “Türk Silahlı Kuvvetleri ve Siyaset” ile “Türkiye’de Siyasi İslam: Batıya Koşarken Yönünü Doğuya mı Çeviriyor?” isimli iki kitap yazdı. Üçüncü kitabı da yolda.
İddianameler mantıksızlıklarla dolu
- Yani sizce AKP ve Gülen Cemaati’ne karşı olan herkes Ergenekoncu mu ilan ediliyor?
- Evet. Ama gördüğüm kadarıyla bunu Tayyip Erdoğan yönetmiyor. Ama anladığım kadarıyla karşı da çıkmıyor. Bu öğrenci katsayısı meselesinde Danıştay’ın yürütmeyi durdurma kararını ideolojik olarak niteledi. Ama Ergenekon söz konusu olunca “Adalete güvenmemiz lazım” diyor. Burada çifte standart var.
Gülen Cemaati’ni de tümüyle suçlamak istemem. Demin de söylediğim gibi bir grup miltanları var. Onlar yapıyor. Bir de AKP yandaşı birkaç maliye müfettişi.
- Ergenekon’un Gladio türü bir örgüt olduğu iddiaları var. Varsayalım ki doğru. Ama bundan yıllar önce İP lideri Doğu Perinçek, Aydınlık dergisinde “Türkiye’de Gladio türü bir yapılanma vardır. Bu da Süper NATO’dur” dedi. Bunu yazan adamı bugün Ergenekon davasından içeri attılar. O zaman bu nasıl yaman bir çelişki?
- Gerçekten bu davanın mantığını bulmak çok zor. Doğu Perinçek bir zamanlar solcuydu. Hatta PKK’yle konuşmak için Bekaa Vadisi’ne gitmişti. Sonra değişti. İddianameye göre Ergenekon PKK’yi kontrol ediyor. Bu kadar büyük mantıksızlık olamaz. Bakın, Gladio hiçbir zaman tek bir teşkilat olmadı. Bunun içinde bir sürü çete vardı. O zaman baştan yanlış bir model ortaya konuyor. Ergenekon; Hizbullah’ı, İBDA-C’yi, PKK’yi kontrol ediyor. Ergenekon 33 askeri öldürüyor. Yani her şey tek bir merkezden yönetiliyor buna göre. Nasıl iş bu?
“Öğretmen Benisa”yı tanımadan önce öğretmen Huriye Saraç’ı tanıdım. Nisan güneşinin içimizi ısıttığı bir gün onunla beraber Ödemiş Hamamköy’de Atatürk Çocukları Kütüphanesi açılışındaydık. Diğer yazar ve şair dostların arasında giyimi, kuşamı ve davranışlarıyla farklılığını kolayca ele veren biriydi. Onun açılış törenini izlemeye gelen Hamamköylü kadınların çokluğu karşısında duyduğu sevinç ilk anda her öğretmenin duyacağı sevince benziyor olsa da altında yatan asıl nedeni ancak “Öğretmen Benisa” romanını okuduğumda daha iyi anlayabilecektim. O gün, onun ilk görev yeri olan Emirdağ’ın Leblebici köyünde öğretmenliğe başladığı günkü kadar bir heyecan dalgası ak saçlarından bizlere kadar savrularak geliyordu. Gözlerindeki pırıltı onu dinleyen köy kadınlarına yansıdıkça daha bir coşkuyla kucaklıyordu çocukları.
***.
Broy Yayınlarından Yetkin Aröz’ün editörlüğünde üç cilt halinde toplam 1075 sayfalık, Huriye Saraç’a göre bir öz yaşam öyküsü, kimi yazarlara göre anıromanı olan kitap baba Tosun Beye verilen söz nedeniyle 1985’teki ölümünün ardından kaleme alınmaya başlar.
Yetkin Aröz’ün I. Cildin önsözünde yer alan şu saptaması kitabın içeriği hakkında ipucu gibidir. “Yaşam nasıl bir hızla akıp gider, bugün düne dönüşür, dün nasıl bir hızla geçmiş olur. Uzayıp giden bir zamanın suskun aralığına çekilir. Gün gelir; anılar, belleğin defterinden damıtılmış şaraplar gibi dökülür, gözyaşı ve yaşam soluk alıp vermeye başlar. Acıların harmanından unutulmazın romanları çıkar.”
Huriye Saraç’ın büyük bir ustalıkla kaleme aldığı anıroman yaşadığı acıların katıksız tam bir harmanıdır. Bunlar öylesine bir acı ki, her satırından doğan öfke seli okurun yüreğine akar; onunla özdeşleşir; yazarın çok naif betimlemelerinin peşinden öfkenin kara doruğuna çıkar. Tosun Bey gibi (yazar babasının gerçek adını gizlemiştir) insanların bir aktörden farksız bir cadı kadının nasıl oyuncağı olduğuna tanık olur. Okur, ancak yıllar sonra gerçeği görebilen; yeri geldiğinde duyarsız, katı ve acımasız olabilen bir babanın ailesini nasıl dağıttığını görür. Eğer siz de onun gibi bir üvey ana zulmü görmüşseniz kitap acılı günlerinize sizi kolayca götürebilir. Ya da üvey ana zulmünü bir kitap nasıl iyi anlatır diyorsanız salık verebileceğim tek kitap Öğretmen Benisa’dır.
***
Bu kitabın günün birinde sinemaya uyarlandığını düşünüyorum da; izleyenlerde nasıl bir etki bırakır acaba, demekten kendimi alamıyorum. Huriye Saraç yaşadıklarını öylesine canlı anlatıyor ki, doğrusu senariste pek fazla iş kalmamış. Yazarın dili sinema diline çok yatkın. Kitapta olayların örgüsü bölüm başlıklarıyla izlenebiliyor; bu da okurun bir sonraki bölümde neler yaşanacağı konusunda merak uyandırıyor. Bunu sürekli yaşatan bir dizge söz konusu. Bir gece sıra Benisa Öğretmen’in Çoban Ağanın evinden kaçmayı denediğini anlattığı bölümü okuyordum. Bu, onun ikinci kez denemesiydi. İlkinde başaramamıştı. Bu kez başarabilecek miydi? Olayın akışına kendimi kaptırmıştım. Uykum ağır basmasına karşın olayın sonunu öğrenmek uğruna kitabı elimden bırakamadım.
“Cesaretlendim, tam sırasıymış gibi geldi.
‘Bana yarım gün izin ver, analığımın bu oyununu babama anlatayım. İkimizin de suçsuzluğu anlaşılsın! Barışırız!’ dememe sertçe çıkıştı:
‘Olmaz! Kızgın demir ele alınmaz demiş atalar!’
Yineledim: ‘Doğruyu öğrenince ikna olur, affeder babam!’
‘Delibaşlığın tutmasın. Zaman ve para demiri hamur eder!’ (s.37, II. cilt)
Bu denli yalın bir dil, sıkça başvurduğu yerel deyişler romanının akıcılığına apayrı bir okuma tadı katıyor.
***
Doğrusu bu ya, herkesin yaşamı bir roman dedikleri bu olsa gerek. Kendi mesleki yaşamımı göz önüne getirdiğimde Huriye Öğretmenle benzerlikler olduğunu gördüm. Ben de Benisa öğretmen gibi bir göçmen kuştum. Muş’ta başlayıp Almanya’da sona eren; oradan oraya savrulan; bir görevde en fazla beş yıl kalabilen; yeni yerler, yeni insanlar peşinde koşan bir ruha sahiptim. Seyahat etmekse tutkularımın başında geliyordu.
Bir diğer benzer yanımsa, Benisa öğretmen gibi benim de Eskişehir’de çalışmamdı. O yer ki, İl merkezine 150 kilometre uzaklıkta Arayıt Dağı eteğine kurulu Yörüklerin yaşadığı Kayakent kasabasıydı. Orada üç yıl çalıştım. Burunlu Austin arabalarla kente gidişlerim unutulacak gibi değildi. O coğrafyada yaşayan insanları tanımış, kısa zamanda kaynaşmıştım. Bugünse orada yetiştirdiğim öğrencilerimle aradan 32 yıl geçmesine karşın bağım sürüyor.
***
Roman kahramanlarının yaşamlarına ilişkin notlar ve Benisa Öğretmenin okul arkadaşları, oğlu Muzaffer ve oğlunun babası Fahri’yle çekilmiş bir fotoğrafının da yer aldığı son bölümde kitaba ilişkin okur görüşlerine de yer verilmiş. III. Kitabın o bölümünden yapacağım kısa alıntılar kitabı daha iyi tanımamıza katkı verebilir.
“Öğretmen Benisa eseriniz beni uykudan etti. Yemek yerken bile elimde taşıdığım için çevremdeki insanlar yanında ‘tuhaf’ duruma düşürdü.
…Türk eğitim ve edebiyat tarihine sizin en büyük armağanınız, Köy Enstitülerini bir enstitülü öğretmen hanım olarak roman diliyle topluma en iyi biçimde sunmanız.” (İlhami Özer-Em. Öğretmen)
“Benisa Öğretmen’in hamuru, Anadolu toprağının derinliklerinden gelen köklerle yoğrulmuş. Bu hamura Köy Enstitülerinden gürül gürül akan su ve tuz eklenmiş. Ellerine, yüreğine sağlık, Öğretmen Benisa’yı yazdığın için Huriye Saraç öğretmenim…” (Mehmet Ersin-Araştırmacı Yazar)
“Bu esere roman mı demeli, yoksa Emirdağ’ın Aslan köyünde 1930’lu yıllarda dünyaya gelen Benisa adlı çilekeş bir kızın yaşam öyküsü mü demek daha doğru olur, bilemem? Kitabı, geldim gittim okudum, yattım kalktım okudum; çoğu geceler uykusuz kaldım. Bayram ziyareti boşluklarında bile okumayı sürdürdüm. Son yıllarda, bir kitabı bu denli merak ve istekle okuduğumu hatırlamıyorum.” (Fazıl Bayraktar-Em. General)
“Bir Anadolu destanı gibi okudum. Anadolu insanının az sözle anlam zenginliği yaratma ya da imleme yeteneklerinin doruğa ulaştığını gördüm… ‘Sol yanımı duvara verdim. Ablam da ben de bir anda bulutlandık.’ ‘Cici ana diye geliyorlar, öcü ana oluveriyorlar.’ Bir ömrün sessizliğini bozdu Öğretmen Benisa!” (Zübeyde Seven Turan-Şair Yazar)
***
Kitabı okuduktan sonra ortaya konan yorumlar bir yana kitabın yüreğimdeki etkilerini de göz önüne aldığımda ortaya çıkan gerçek şu; “Öğretmen Benisa”nın olağanüstü bir dile sahip, tek kelimeyle ‘destansı bir yaşamöyküsü’ olduğudur.
İtiraf etmeliyim ki, yakın zamana kadar beni böylesine derinden etkileyen ikinci bir kitap karşıma çıkmadı.
Yazarın başarısındaki giz; onun her fırsatta minnetle andığı Köy Enstitüsü gerçeğinden başka ne olabilir ki! Onun ticari bir kaygı gütmeyişinin yanısıra bir de yaşadığı onca dağıtım sıkıntısına karşın yaşına ve sağlığına aldırış etmeksizin Anadolu yollarına düşmesi de aldığı eğitimin doğal bir sonucu değil mi?
Ben de Sayın Zübeyde Seven Turan’ın dileğine katılıyor ve Huriye Saraç öğretmenime en içten duygularımla “Aydınlanmaya adanmış ışığın hiç sönmesin!” diyorum.
Kaçıncı Bapta Musa ve Davut, (Ankara Edebiyat, Sayı: 7, Nisan 2008 )
Konur Sokak Uçarı
konur sokakta bir güvercin
kopardı beni zamandan
gülen en gülendi
zamana hançer
bağdaş kurmuş betona
ağıt rezilliğinde yüzü
ötesi bir sigara içimlik
yalnızlık kanadında
kuşluk vakti şimdi
susamlı bir dünya
yarısı simit yarısı açlık
yaşam bu işte
zehir zıkkım tadında
konur sokak uçarı
güvercinler ürkek
yolun ortasında
bir kız bir erkek
adam asılır saçlarından
kahkahalar(ı) ağız taşkını
gazete başlıklarından habersiz
dudağı dudağında
yaşıyorken aşkını
marmara pusuda
kaynar tan yeri suda
kalp kırgınlığı salkım saçak
fısıldar yaprağına ağacın
ter basar utancı
soframız karabasan
gam değil tsunami
ömrün kıyıları vurulduğum
gözler beyaz köpük
eller deniz mavisi
kıyamet ezgisi namus
bıçak yarası
ucu karanlık galeride
ay ölüsü sancı
yalnızlığımız
susmak ve susmak şimdi
Bekir Koçak
Konur Sokak Uçarı, (Ekin Sanat, Sayı: 27, Haziran 2008 )
Küfür Ve İnkâr
Büyük usta Nazım Hikmet'in anısına
dört nala geldiğimiz doğru
koparak bağrından uzak asya'nın
ana bellediğimiz yurda
kapıldık büyüsüne denizlerin
sonsuz kederlerden arınıp
güzellikler katmak için ömre
kısrak yelesinde ıslık
çocuk yüreklerinde çığlık
böyle başladık kavgaya
gelincik serinliği akşamlarda
çıngı çıngı düştük "Anadolu" ya
rüzgarsız güneşli bir günde
sözü yarım ağustos sıcağı
dal üstünde kızaran nar
adı önceden konmuş anadolu'da
alev alev dağ başları
umut ateşleri yanar
nesini saklamalı bilmem ki
tarlada bağda bahçede
heba edilirken emek
er çabanın ardında
bir tuhaflık beklemek
gözlerden saklanan sır
kime neyi öder bilinmez
zamana çekilen sınır
iplik iplik örülürken kumaş
Yalım yalım dövülürken demir
müstehzi gülücükler dudaklarda
onur artığı emek
lokma lokma sayılan ter
bağışla bizi nazım usta
bizi anlatmaya yetmiyor
derya deniz sözcükler
bağışla bizi nazım usta
yaşam şimdi yamalı bohça
omuz yükü düş ve keder
ipek inceliği hayaller
yanıp sönse de ateş
elleri titrek derbeder
yorulan rüzgarlar konuğumuz
baş tacı etmek neye yarar
şimdi en büyük değer
küfür ve inkar
sarıldık kem göz ile
donup kaldı ırmakta sular
elinde beyaz mendil
küskün bakar tarih
etrafında insanlığın
söz dinlemez savaş çemberi
solur külünü acının
köy köy şehir şehir
kan çanağı gözleri
atlamak kolay mı çağdan çağa
kanı kurutup mızrakta
unutmak hesabını dünün
ihmalin utancı şafakta
aranır el yordamı umarsız
ağlar bizi nazım usta
yakamızdan tutan el
titretir gülünü kalbimizin
erdem değil ki susmak
aymazlığı siyasanın
iyi doğru ve güzel
cumhuriyet ninnisi bize
sevgiye engel ise
adı belli küresel
Bekir KOÇAK
Küfür ve İnkâr, (Ankara Edebiyat, Sayı: 9, Haziran 2008 )
ÖLÜMÜ ERTELEMEK
saklanır köşe bucak
rengi rengimden ayrı
insanı keder insanı varoş
kırık kalbiyle kentler
geceyi susup günü konuşan
yalan değilse eğer
kahrına ortağım inan
suyu ayrı bir sancı
ateşi ayrı
"bir lokma bir hırka"
döner ömrün çadırında
devridaim çarkı
hesap tutmadı deme
sürüyor hala kavga
yazılmadı alnımıza onursuzluk
dayamadık sırtımızı
terden gayrısına
kıldan ince ne var ki
herkesin sıratı sırtında
yangını en yakın cehennem
gül sızılı dal kırık
kadınlar hüzne gebe
çengi ağlaması değil
ekmeğe atılan çığlık
örer tümcesini susmak
çağın soluğu dizeler
anaç ozanlar dili
kaybolur sıcaklığında tenin
ölümü ertelemek kolay olsa
iner köroğlu düze
yıldızlar yerde gezer
kuş tüyü göğsümüz
uçar gurbeti bize
öfke nöbeti kıyısında gecenin
sesinde şiirin gölgesi
hesapsız menzil bu
dayanamaz ısrarına
saklar güneşe ufku
sözün alnıma geçer
aykırı değilse yazı
bilime yakın mesafe
aşk iksiri gizi besler
kalemler susarsa
rüzgar yanlış yerden eser
Bekir KOÇAK
Ölümü Ertelemek, (Ekin Sanat, Sayı: 23, Ocak 2008 )
Sav Evecen Bulutları onların bittiği yerdi çoğaldığımız ağacın dalına küstüğü gülün rengine sustuğu bıyık altı gülümseme geçmişin kanını soludukça deniz yerimiz yurdumuz belli kayıplardan değiliz ortalıktan çekilince el ayak ihanetin yüzü kırıldığımız suya sabuna dokunmaktan farklı gökten iner gibi adımız anası yitik sözcüklerin harf emziren mürekkep geçmişe seslenirken hep kaldık işte çırılçıplak tümcenin gözlerinde sis yurdumuzun yuvamızın kazası yabana çekilen kıyak sav evecen bulutları “tan” al kuşları bekle taşın gediğinde işler bundan böyle kan katran gece “memed’im memed” iki adım ötesi ölüm nöbeti o memed’in bağrında karabasanlar bu memed’in gecesinde şömine dağ başı yıldız kümesi işaret fişeği gözleri göç hazırlığı değil değişen gün elinde viskisi gece memed’in onlar ve biz harita büyüklüğünde dünya varsıl yoksul ayrımı sevgiyi besleyen analar binlerce ayet buyruğu tanrıdan kapadıkça gözlerimizi tanrı yanımızda açtıkça gözlerimizi acılar bağrımızda dilinde şehvetin tadı ihanet (e) bozulan niyet günah kitapları baş ucunda kuş tüyü yataklar sıcacık ne yolcu umrunda onların ne hancı yarı aç yarı tok memleket
adı neki adı ahmet karın tokluğu değil uşaklığı soros zakkumlu bahçe bizimki değil o bizimki kızılcık şerbeti
yâr kaygısı “bir lokma bir hırka” ocağında incir ağacı ağıtlardan kalan acı camın önünde başka ardında başka iftira yorgunu yanağı gece yarısı baskınlar meteor basması dünya ip boğumu ihtilâl artığı düşünden uyanan tanrı bir eli kırık camda ten çizer diğeri gölgeler ürperir sözcükler lâl dilimiz kızgın demir “tan” al sev evecen bulutları taşın gediğine eğil çetin işler işiniz değil “bir eli balda bir eli yağda”… cennetin uşakları onlar neo liberal vakitsiz esen rüzgarlar dağıtır odu ocağı
ne alırsan al her alan kendine pazar yaban boyunduruğu alı al moru mor bayraklar süsler tablosunu ihanetin yaşamın ağırlığı hısım akraba yoldurmuş tüyü teleği sırıtır çöplüğünde neo liberal yolumuz ışımaz ampullerle çağları delen çentik suları köpürten harita gönül saksımızda bizim yıkanan gün ışığı alın teri ve namus yarınımız doyan karnımız sosyalizm
Bekir Koçak
Sav Evecen Bulutları, (Ekin Sanat, Sayı: 34, Aralık 2008 )
1954 Yılında Samsun'da doğdu. İlk, orta ve lise öğrenimini Samsun'da tamamladı. Ankara Gazi Üni. İkt. Ve İda. Bil. Fak.ni bitirdi.
Anadolu'nun çeşitli yerlerinde Malmüdürü ve Saymanlık Müdürü olarak görev yaptı. 1999 Yılında, İzmir Gaziemir Malmüdürlüğü görevinden emekli oldu.
Yazına şiirle başladı. Dört yetişkin şiir, bir çocuk şiir, sekiz çocuk öykü kitabı olmak üzere, şimdiye değin on üç kitabı yayımlandı. Bir çocuk şiir dosyası, on sekiz çocuk öykü dosyası basım aşamasındadır. Ekin ırmağı akışını sürdürmekte; şiirleri, öyküleri, tanıtım ve deneme türü ürünleri çeşitli dergilerde yayımlanmaktadır. Dil Derneği, Türkiye Yazarlar Sendikası, Edebiyatçılar Derneği, Yeni Kuşak Köy Enstitülüler Derneği ve Atatürkçü Düşünce Derneği üyesidir. Evli, Hasancan ve Ceren'in annesidir. İzmir'de yaşamaktadır.
YAYINLANMIŞ YAPITLARI
Cemre Düştü Gönlüme Şiir 1996, 1997, 1998 Sam yayınları Sevgiyle Gelen Şiir 1998 Sam yayınları Işıktı Gölgem Şiir 2004 K yayınları Susku Şiir 2006 Lacivert Yay. Cerence Çocuk şiir 1999,2000,2001,2002,2003, 2004 Etki yayınları Canöz Dörtlü çocuk öykü 2001 Etki yayınları Gülce Çocuk öykü 2000, 2002 Tudem Utku Çocuk öykü 2003 K yayınları Aliş Çocuk öykü 2003 K yayınları Çilli Mustafa Çocuk öykü 2003 K yayınları Menekşe Çocuk Öykü 2007 Lacivert Yayınları
YAYINLANMAYA HAZIR DOSYALAR
Birce Çocuk şiir basım aşamasında On altı çocuk öykü basım aşamasında
İZMİR’DEN BİR SEVDA ŞAİRİ
zübeyde seven turan
“Düşlerimize sevdalar düşürdük yeniden Yüreklerimizde uçurduk özgür kuşları”
Ayhan CAN
Militan şiirler yazmayan, siyasal öğretilere değinmeden haksızlıklara karşı durabilen bir şair. Yaşamını hasret dolu duygularla besleyen ve her şeyi sevdayla yoğurup özgürlükle eşitleyen umut dolu duygu denizinde gemiler yüzdüren büyülü bir sanatçı. Yaşamın ve insanın varlığını toplum içinde savunan sevda dolu bir İzmir şairi: Zübeyde Seven TURAN. 1954 Samsun doğumlu. Ankara Gazi Üniversitesi İktisat ve İdari Bilimler Fakültesi mezunu. Malmüdürü olarak Anadolu’da dolaşmış. ‘99’dan beri emekli. İzmir’in Karşıyaka ilçesinde yaşıyor. Kültür ve sanat derneklerinin çalışkan üyesi. Ozan Zübeyde Seven TURAN’ın yayımlanmış beş şiir betiği var. “Cemre DüştüGönlüme, 1996, Sevgiyle Gelen,1998, Işıktı Gölgem, 2002, Susku, 2005. Bunlardan üçü Ankara’da, ikisi İzmir’de yayımlanmış. Diğer yandan çocuk yazınına giren şiir ve düzyazı denemeleri de var. Sanat dergilerinde sürekli şiirlerini okumaktayız.
SEVDA YAĞMURU “Uzun bir yolculuğa çıktım şiirle/Sonsuzluğa yelken açtım umarsızca”yla Zübeyde Hanım, şiir evreninde bizi böyle selâmlıyor. İnsan şair oldu mu, “içmeden sarhoş olur” , “yüzünde güller açar” , “gözünde güneş doğar” , “içine sevgi yağar”. “Cemre Düştü Gönlüme” bu etkili betimlemelerle başlıyor. ‘94’lerde şiir yazmaya başlayan sanatçı, endüstri toplumunun içeriğine uygun bir coğrafyaya sıkı sıkıya bağlı kalmış. Giderek kırsalın doğasını ve yalnızlığını İzmir’in sokaklarına, meydanlarına taşımış. Doğacak olan kentleşmenin kaçınılmaz sınıf farklarını ve çelişkilerini ister istemez görmüş. Çoğu şiiri bu geçişin acıklı, umutlu, haksızlıklara dolanan yapısını veriyor. “Kırmızı bir karanfille gülümsüyor umut” sonra bir umut yağmuruna dönüşebiliyor. Şairimiz bize hiçbir şiirinde karamsarlık ve bıkkınlık aşılamıyor. Geleceğe umutla koşan iyimser bir felsefesi var. Bence Zübeyde Seven’e sevdanın penceresinden bakmak gerek. İlk şiirinden son şiirine değin sevda ateşi gönlünde hiç sönmüyor. “SUSKU”ya varıncaya değin açık, duru, her türden okuyucunun rahatlıkla okuyacağı türden şiirler. Dili yalın ve anlaşılır. Yüreği kimi zaman bir kuş, bir çiçek, kimi zaman da bir uçurtma gibi uçuyor. En önemlisi o, yaşadıklarından damıttıklarını şiirsel bir dille yazarken düşsel kavramları somutlaştırıyor. Gönlü, gelincik tarlaları gibi uçarı ve içten duygu titreşimleriyle dolu. İzmir beni de şair yapan kent. İzmir’i böylesine derinden duyan bir sanatçı olarak yazdığı şiirlerin büyük bölümü İzmir çıkışlı. Sevmeye doyamayan ozanımız, içindeki aşk ateşini mutluluk ve özgürlükle birleştirerek onu ölümsüze taşıyor. Sevgiyi salt kendisine ayırmamış, tersine, çiçeklerle, kuşlarla insanına dağıtmış. Kimi yerde bu sevgi olaylar zinciri içinde toplumsala ulaşıyor. “İşitiyorsan savaşıntükettiği/çocuk kadının/Bosnalı çığlığını” dizeleriyle özgürlük ve insan sevgisini doruğa çıkarıyor. Bu yabanıl ve iğrenç savaşın ana çığlıklarını etkili imgeleriyle yüreğimize dolduruyor. Şiirdeki içerik ve biçim birbirine denk düşmüş. “Mavi sonsuzluğunda büyüt umudu”.s.15.Toplumsal eleştiriyi de elden bırakmıyor: “Ayak öpme yarışında insanlar” Bu tür söylemlerinde şiirsel yapı biraz zayıf.
İZMİR ŞİİRİ İzmir gibi bir kentin şiiri söz konusu olunca sorumlulukla ve yan tutmadan konuşmak gerek. İzmir şiirinde şairlik bir ya da birkaç kişinin tekelinde değildir. Bu kentte yaşamış, ömrünü buraya adamış şair arkadaşlar topluluğu İzmir şairi olma hakkını taşıyorlar. Sevgili Zübeyda Seven TURAN da kimi şiirlerini Samsun’da, Balıkesir’de de yazmış olmasına karşın onları İzmir’de derlemiş, bizlere sunmuş. Onun da bu kentin kalbinde, şair emeği, aşkları, umudu, hüzünleriyle sağlam bir yeri vardır. Ozanımızın, genellikle, bahar, kuş, çiçek, düş, yağmur, yalnızlık, martı, yıldız, türkü sözcükleri İzmir şiirlerine dönüşerek bizleri kucaklıyor. “Sevda Kök Saldı Yüreğime” s.25, “Yalnızlığım” s.30, yapıtın çok yıldızlı şiirleri. “Aşk uzatırmış şairlerin ömrünü”, “Telefon tellerine yığıldı özlemlerim”. Sanatçımız insan onuruna duyduğu saygıyla sömürüye karşı epeyce şiir yazmış. Büyüğün küçüğü yutması, büyük balık-küçük balık karşılaştırmaları bunu simgeliyor. Bireysel ezilmişliği giderek toplumsal ve sınıfsala açılan bir yelpazede görmesini diliyoruz. Sanatçı, içinde yetiştiği toplumu iyi inceleyen, çelişkiler zincirini sağlıkla saptayan bir aydındır. Kimin için şiir yazdığımızı bilmek zorundayız. Zübeyde Seven çok sevmiş. İlk sevdaları unutamıyor. Yüreği yangın harmanı. İster istemez Ferhat İle Şirin öyküsünü anımsıyorum. Sevda ne yüce bir duygu ki, doğa onlara yardımcı oluyor! Samsun çıkışlı “Sensiz”, s.50, bir bölümünü birlikte okuyalım. Anılar sevdalı yüreğini yangın yerine dönüştürmüş. Doğa yaslı: “Samsun sokakları bomboş Bana sensizliğimi haykırıyor hep Düşüncelerim birbirine karışmış Darmadağın ve karanlık...”
SANATTA GELİŞİM ZİNCİRİ
Zübeyde Seven’in “Sevgiyle Gelen” adlı şiir betiği, gelişim zincirinin sanatsal halkasını oluşturuyor. Daha düşsel, daha estetik imge yapısına, daha sağlam düşünsel güzellikler ekliyor. Elde ettiği zenginlikleri, doğruları sanatçı yüreğinde yoğurarak kendisine saklamıyor, bireyseli aşıp bunları bizlerle paylaşıyor.“Her çiçekten bal alır/Acılı yüreklere dağıtırım” derken direncini de “Haine, düzenbaza dayanmaz şair yüreğim” le gösteriyor. Bu şiirleri en çok da yurt çocuklarının yoksulluğunu, bırakılmışlığını sergiliyor. “Şair yüreğim sizin olsun/İçindekiaşklarla”.s.10.Hem coşkulu, hem içten dizeleriyle salt sevginin solmaz güneşi. Onda sevgi bir yerde bireysel sevgiden çıkıp kavramsar bir yapıya bürünüyor. Demek oluyor ki insan bir yerde sevmeye doyamıyor, fizik gücü yetmiyor. s.19’daki “Cumhuriyet” şiiri gelip Mustafa KEMAL’in göğsüne yaslanıyor. “Sağır yüreklere ses oluyor/Kör gözlere ışık/Sevgi katıyor emeğe”s.20. Şairimizin felsefi düşüncelerini duygu sularında imgelem giysileriyle sunuşunu tüm şiirlerinde saptadım. Buradan onun sanatçı ustalığını görebiliyorum. Diğer yandan Zübeyde Seven, şiirin iç müziğini iyi duyan bir inceliği simgeliyor. Onu okurken duyduğunuz akıcı dil, işte bu şiirsel müziğinden kaynaklanıyor. Bu ustalık, sözcükleri bir şarkının notaları gibi kullanmaktan geçer. “Ömrümün boy aynasındaçiçek tarlasıyım ben” s.24. Karşıyaka’dan İzmir körfezine bakan şairimizin gözleri, şiirleriyle evreni getirip İzmir’in körfezine bırakıyor. “Sevgiyle Gelen” adlı şiir betiği yine bizleri sevdayla kucaklayan şiirlerle dolu. Barış ve özgürlük onun da konusu. Ey, yüreği halkının mutluluğu için hakçasına bir yaşamı özleyen şair! Sana daha çok yaşamlar armağan etmek gerek. Şairsiz bir halk kimliğini yitirir, köle olur. Yoksul ve aç çocukların çığlığını duyan ve şiirleştiren sanatçı bilincin tanrısal bir yüceliktedir. “Binlerce çiçek açamadı utancından/Uçamadı yurdumda barış kuşları” “Barış” s.32, halk şiir geleneğimizde yararlanılarak yazılmış güzel bir örnek. Sevgili Zübeyde Seven TURAN, kendi sanat geleneğimizden beslenmiş bir halk bilgesidir. Onun, yabancı kültürlerin çekimine girmemiş olmasını alkışlıyorum. Hiç bir şiirinde biçim oyunları, bireysel, soyut algılanmaları yok. “Terimde ışıldar emeğin/Ey beni sorgulayan/Adaletsiz yargıç” İşte ozanımızın toplumsal yüzü. Balıkesir çıkışlı çok güzel anı şiirleri var. Bunlar yaşama her yönüyle sıkı sıkıya bağlı. Haksız bir ölüme karşı isyan dizeleri insan yüreğini burkuyor. “Ölümsüzlüğüseninle tanıdı düşman” s.39. Zübeyde Hanım her zaman öğretmenlerden yana tavır almış bir aydın. “Öğretmene Ağıt” böylesine duyarlı çağdaş bir şiir. “Bakışlarındaki müziğin susması ölüm” de şiirin tüm ilkeleri bir dizeyle verilebilmiş. “Senin İçin” s71, tek başına bir yapıt görünümü taşıyor. Özlemin, sevdanın, anıların kusursuz şiirleri betiği süslüyor. Ne var ki, tanıdıklarını şiirlerine fazlaca konu edinmiş. Bu tür şiirler duygusal olacağından sanatsal ilkeler arka planda kalacaktır. GÖLGE VE IŞIK Şair Zübeyde TURAN, zıtlıkları çok iyi gösteriyor. ışık-gölge, büyük balık-küçük balık, hak-haksızlık, gündüz-gece, sevda-ihanet gibi örnekler verilebilir. “Ne zaman aklıma düşsen/Bir tohum gibi özlerim seni” gibi dizelerin güçlendirdiği yapıtı “Işıktı Gölgem”. Bu büyük ve umarsız sevgi o kerte yükseliyor ki, yağmur damlalarıyla tüm şiirine yağıyor. Sevgi onu aşarak üstüne ateşten bir gömlek gibi duruyor. “Aklıma Düşsen, Güz Güneşi” betiğinde verebileceğim en güzel şiirleri. “Günah Çiçeğim” s.59, doğa ile düşü, somutla soyutu, kavranabilen imgelere dönüştürmüş. “Ben bir denizdim uçsuz bucaksız/Gemilerin basıp gittiği” Çok seven Zübeyde Hanım, yaşamın haksızlıkları karşısında umduğu dünyayı bulamıyor. Onun, sevda harmanında mutlu olduğunu söyleyemeyiz. Bu mutsuz aşk olgusunu, incelediğim çoğu şair arkadaşta gördüm. Ama bu yaralı gönül pınarını doğayla eşdeşleştirdiği için somuta ulaşıyor. Zübeyde Seven şiirlerinin resmi yapılabilir. ”Bir tomurcuk sevinci karışır hüzünlerime”. DÜŞIRMAĞI ŞİİRLER Şairimiz Zübeyde Seven TURAN’ın buraya değin incelediğim yapıtlarında çoksesli bir varlığı izledim. Toplumun, insanın uğradığı haksızlıkları, Bosna ve Sivas’ın kanayan yaralarına yazılmış şiirlerini, sevdalı bir ozanın sesiyle okudum. Bu betiklerde ortaklaşa özellkler ilgimi çekti. Ancak son betiği “SUSKU” da şaşrıdım. Çünkü bu şiir söylemi diğerlerine benzemiyor. Öncekiler daha açıkken, son yapıtındaki şiirleri daha kapalı, içine dönük gizlerle dolu. Daha derinlemesine felsefi düşüncelere yönelmiş. Uçarı değil ağırbaşlı şiirler. Ama üstüde bir sis perdesi olduğu da doğru. Sanatçımızın son şiirlerinde vardığı yeri görebiliyorum. “SUSKU” şairini anlatan “Ben” şiiriyle çıkıyor karşımıza. “Doğduğumda bayram yapılanlardan değilim”. Yalnızlığa, terkedilmişliğe, ilgisizliğe bırakılmış bir yoksul ailenin çocuğu. Bu belki ozanımızdır, belki Anadolu çocukları, küçük kasabaların, belki de kırsalın çocukları da olabilir. Sağlık olanaklarından hakçasına yararlanamayan, insanımızdan ve Devletin sosyal içerikli bir yönetim kuramamasından kaynaklanan dağ gibi sorunlar. Kent çocuklarıyla köy çocukları arasında bir fark olmadığını Avrupa’da gördüm. “Akşam sefasıyım geceleri” Suriye sınırındaki bir köyde yaşayan bir Türk çocuğuyla İzmir’de yaşayan çocuk arasındaki farklar kalkmadıkça sosyal devletiz diyemeyiz. Türk aydını bu konuların üstüne gitmedikçe, Ankara’nın sağında kalan üç bölgemizi gezerek yerin altında yaşayan çocuklara sevgi götürmedikçe ben çağdaş aydınım deme hakkı yok. Şair dediğmiz yaratıcı, büyülü sanatı kullanan kişi olarak, şiirlerinde yalnız bireysel tutkularını işleyerek, yukarda anlattıklarıma değinmiyorsa bence bu kişi havanda su dövüyor demektir. “Bir İzmir sabahına sığsa ömrümüz” le başlayan “Baba” şiiri de yine İzmir anılarının kucağına dönme özlemi çekiyor. “Acının şiirini yazmasam diyorum artık” tan sonra neyi yazabiliriz? Şairimiz böyle diyor ama yine acıya dönüyor, bundan kurtulamıyor. Acıların dışında kalsa önceki acılı şiirlerini yadsımak olurdu. Şiir yine hüzünlü bitiyor: “Kendi toprağına yabanıl, küser batan güne”. Yaşadığı toplum içinde insanlara yabancılaşmanın psikolojik nedenleri çok. Zübeyde Hanım “SUSKU” sunda şiir sanatını ileriye götürmüş, soyut kavramları somutlaştırarak onlara toplumcu görünümler vermiş. Ondaki bu gelişim bir şair için azımsanacak türden değil. Dizeleri yaratan imgelem gücünü tüm “SUSKU” şiirlerinde görüyorum.“Sözü gurbet, hüznü yağmur” dan sonra “Kırık Zamanlar” bu dizinin başında eşsiz güzellikler sunan bir şiir. İnsanın okudukça okuyası geliyor. “SUSKU” yu en güzel özetleyen şu dize: “Çağıldar düşırmağım” Düş göremeyen şair cılız olur. Ozanımız bu son betiğinde şiiri şiir yapan tüm özellikleri bilincinde yoğurarak uzun yıllara dayanan sanat deneyiminin ürünlerini toplamış. “Düşağaç” s.12 ve “Çağlardan Anadolu” yürek fırınından çıkan iki güçlü şiir. İlke olarak bir şiiri bir kez okumak yeterli değil. Her okuyuşun yeni kazanımları vardır. Bir de bu şiirlerdeki şiirsel iç müziği yakalamış olması açısından Zübeyde Seven’i yürekten kutluyorum. “Bir ulusun yüreğinde köklendiniz şimdi/Toprak kokulu destanlara yazıldıadlarınız” Köy Enstitülü öğretmenlere olan bağlılığını sanat kuralları içinde göstermiş. “Yaşamak Ağrısıyla” s.30, yaşam deneyimlerini sanatın imbiğinden süzerek bize ölümsüz şiirler sunmuş. Şairlere bu tutumundan dolayı neden teşekkür etmeyelim? “Hüznün ustasıdır zaman” diyor şiir ustamız ve susmuyor: Çöz çözebilirsen/Bu sarmal kördüğümü/Aşka mühürlüdür kapılar” Şair Zübeyde Hanım, bu şiirinde, yaşanan özdeksel deneyimi içsel simgeye vardırarak imgenin gizleriyle birleşip karşımıza çıkıyor. Böylece sanatındaki en olgun düzeyde estetik altyapıyı sağlamlaştırıyor. Yurt çocuklarına yapılan zulümleri de şiirlerine konu edinmiş. Bosna ve Sivas’ı içeren “Savaş Çocukları” şiirini getirip alnımızın ortasına yazıyor. “Zulüm kokuyor tarihin merdivenleri” Darağaçlarında sönen çocukları da unutmuyor. Zulme karşı şairce direniyor. “Büyüsünü yitirdi çocuksu düşlerimiz” “Aşk kâğıtlarda soldu, elde kalan sıfır” dizesiyle vurguladığı mutsuz aşk eylemi “SUSKU” da arada bir karşımıza çıkıyor. Amacına ulaşamayan aşk ateşi bir yerde yanan yüreğini isyan ettirip mutsuzluğa itiyor. “Batan Güneş” s.48, dediklerimi kanıtlıyor. Sanatçımız, bir hüzün denizinde yüzüyor. Yerli sanat geleneğimizin güzelliklerinden de yararlanan Zübeyde Seven Hanım, okuyanı büyülüyor. “Düş Salıncağı” s.54, halk bilgeliğinin eşsiz güzelliklerini taşıyor. “Aşkı saklıyorum/Düş salıncağımda” “Gül Üşüdü” s.56, ozanımızın iç denizlerinde çalkalanan sevda tutkusunu geniş zamana yayan bir güzel yapıtı.İçten söyleyişlerle Züberyde Seven TURAN bir şiir ırmağı olarak gönlümüze akıyor. Dilinde, dizelerinde imge örgüsünde, düşünsel bulgularla yaşamın gizlerini bulan kendine özgü kişiliğini korumuş, yapıtlarında bütünlüğü sağlayabilmiştir. Bu dediklerim “SUSKU” da doruğa çıkmış. Onun vardığı yeri görmekten, şiirinin serüvenini tanıyan bir kişi olarak kıvanç duyuyorum. Yürek atölyesinde yazacağı daha nice şiirlerini okuma umudumu gizli tutuyorm. Sevgili şairim Zübeyde Seven TURAN! Sen de barışa, sevdaya, haklının ve yoksulun yanında durarak İzmir’in Karşıyaka semtinden açtığın pencerenden Türkiye şiirine katkıda bulundun. Barış, umut ve sevda tutkunu, yüreğimden çıkarıp atamam. Sen, beni de şair yapan İzmir kentinin çağdaş aydın bir kadın ozanı olarak hep yaşamalı ve şiir söylemelisin. Şairlik aslında sana çok yakışan bir uğraşı. Ne olur, şiirden başka bir iş yapma! Son yapıtın “SUSKU” yla dediklerimi kanıtladın. Şiirlerin olmasaydı yaşam bu denli güzel olmazdı. “Sabrı çeliğe dönüştüren” ellerinle yaz şiirlerini sonsuza değin. Şairler ve onun şiirlerini okuyanlar ölmez!
BEN
Doğduğunda bayram yapılanlardan değilim ben. Kız gelmişleyin yas tutulanlardan. Leydi bebelerden değil, Toprağa belenenlerden. Kimi ısıtılmış toprağa... Arada aferinler alsam da; Başı okşanmamışlardan. Çok bayramlar görüp de; Bayramlık giymemişlerden. Kimi yüzünü yüreğine gizleyen, Kimi çekingesiz savaşanlardan. Güneşle günebakan, Akşamsefasıyım geceleri... Kanatlanmış turnayım gökyüzünde, Sıla özlemi yüklü. Dağlarımın sisli havasında, Gözlerime ininceye dek akşamlar, Özgürlüğünü taşıyanım. Dokuz köyden kovulup Erdem uğruna onuncu köy arayanlardan.
Şimdilerde sızlasa da şuram buram Ben Anadolu kokuyorum Anadolu kokuyorum buram buram...
BABA
Kırıkları elimdeydi uçurtmamın Ondandır mavisini giyinmemişti gökyüzü Bilmem ki hangi dilden konuşsak Baba Bir İzmir sabahına sığsa ömrümüz Yüz görümlülüğü istemese yaşam Eşelesem onca yılın külünü
Bir değil mi sevgiyi de, nefreti de yaratan Ortak dili yazdıracak kimbilir! Ömrü ömre katladık da bunca yıl İki kere iki dört ediyormuş hâlâ Hep gitmelere ayarlı zaman Dokunabilsen yüreğimin çocuk yanına Yıldızlarca çoğalırdı sevincim
Acının şiirini yazmasam diyorum artık Sevgileri sularına almasa hüzün Kanamasa dizeler Begonvil çoğaldıkça öfkelenir köküne Kendi toprağına yabanıl, küser batan güne Açtığı dal kırılıyorken gül'ün Bilmem ki hangi dilden konuşsak babaca Güneşe gölge düşmeden Baba!
ÇAĞLARDAN ANADOLU
Süt tozuyla başladı aptallığım Suyumu kaynağında kuruttular Ah! Yüzümün akı ülkem Solan özgürlüğüme uğramıyor Güneş Beni kendi emeğimle uyuttular Köklerim, yüreğimin suları Demlenen ömürlerin ikindi vaktiyim
Oltadaki yemle aldatılmış bir halkım Yetim sevincine ortak ettiler beni Hep yaşamın söküğünde kaldı aklım Büyüsem, sağaltsam da yaralarımı Acemi bir terzinin aymazlığına takıldım Dürüldü dürülecek defterim
Yalancı baharlarca sınandım, Gün görünüp, don tuttular üstüme Gökyüzüm kırgın ışır toprağına Bir baş dönmesi ömrüme Kuruyan dalların umarı ergenliğim An düşerdi acıların üstüne Bilgeliğe dönüşen deliliğim
Yasaklı bir baharım, durduraksız Çağıldar düşırmağım Gözyaşı tetikte bulutlarımın Cemrelere açılmaz kapıları Bütün zamanları dener yalnızlık Yatağımdan çekilmez suları Güneş son demlerinde, eğreti
Işıklı bir mevsim artığıyım Tutkularım gücünü sınar Kırık kanatlarımın Beklemenin sabırsızlığında gül Zamansız kemirir En derin yarasını şairin Bir şiirin yakasındadır iki eli
Bir tutam kış çiçeğidir ömrüm Kardelen çoğalırım hep Kuşkonmaz düşlerine Zaman çekemez anıların perdesini Aşka dirim katar Dilinde eriyen sözcükler Işıtır yüreğimde sönen feneri
Ateş zamanlarda Acı öğütür günler Yersiz yurtsuzdur artık İki kanat, bir ömür Kendi dumanında yiter şiir Yaralıya bakışı eksiltir kimliğini Çünkü bellidir arının öğretisi...
TÜYAP Tüm Fuarcılık Yapım AŞ ve Türkiye Yayıncılar Birliği işbirliği ile Uluslararası İzmir Fuar Alanı'nda kurulacak olan 14. İzmir Kitap Fuarı, 18-26 Nisan 2009 tarihleri arasında açık olacak. Bu yıl yazar Tarık Dursun K.'nın onur konuğu olacağı İzmir Kitap Fuarı, yaklaşık 300 yayınevi ve sivil toplum kuruluşunun katılımıyla düzenlenecek. Fuarda geniş bir konu yelpazesi içinde konferans, söyleşi, panel, şiir dinletisi gibi 150'ye yakın kültür etkinliğinde ve imza günlerinde yüzlerce yazar okurlarıyla buluşacak. İlber Ortaylı, Ataol Behramoğlu, Füruzan, Server Tanilli, Üstün Dökmen, Banu Avar, Nihat Behram, Ahmet Telli, Ercan Karakaş, Feyza Hepçilingirler, Kemal Özer, Namık Kuyumcu, Hayri K. Yetik, Yüksel Pazarkaya, Sevgi Özel, Deniz Kavukçuoğlu, Deniz Som, Erdal Sarızeybek, Erol Manisalı fuarda yer alacak yazarlardan bazıları.
23 Nisan Çocuk Şenliği
14. İzmir Kitap Fuarı kapsamında TÜYAP Çocuk Kulübü bünyesinde söyleşi, okuma saati, atölye çalışmaları, gösteriler ve tiyatro oyunları gibi 20'ye yakın kültür ve edebiyat etkinliği gerçekleştirilecek. TÜYAP Çocuk Kulübü 23 Nisan Çocuk Şenliği, 22-23 ve 24 Nisan 2009 tarihleri arasında yapılacak. Fuar, 18-25 Nisan 2009 tarihleri arasında 11.00-20.00, kapanış günü olan 26 Nisan 2009 11.00-19.00 saatleri arasında ziyaret edilebilir.
18 NİSAN 2009 CUMARTESİ
Konferans Salonu ISaat:13.00-14.00Panel: 'BM Güvenlik Konseyine İki Yıllık Geçici Üyeliğin Türk Dış Politikasına Yapacağı Etkiler'Yöneten: Ercan KarakaşKonuşmacılar: Faruk Şen, Hüseyin Arslan, Aydın Yardımcı, Ahmet GülerDüzenleyen: TAVAKSaat:14.15-15.15Panel: 'Yayıncılığın Sorunları ve Çözüm Önerileri'Yöneten: Doğan HızlanKonuşmacılar: Çetin Tüzüner, Günay Kiracı, Aytekin YılmazDüzenleyen: Türkiye Yayıncılar BirliğiSaat: Saat:15.30-16.30Söyleşi: 'Türkiye'de Aydın Olmak'Konuşmacı: Banu AvarDüzenleyen: Ezgi Kitabevi-Remzi KitabeviSaat:16.45-17.45Söyleşi: 'Solu Yeniden Yapılandırmak ve Aydın Sorumluluğu'Konuşmacı: Eşber Yağmurdereli, Erdoğan AydınDüzenleyen: Kırmızı YayınlarıSaat:18.00-19.30Panel: 'Mavi Sonsuzluk: Allianoi, Hasankeyf, Munzur''Yöneten: A. Muzaffer TunçağKonuşmacılar: Ahmet Yaraş, Alime Mitap, Diren Özkan, Hasan ŞenDüzenleyen: Bergama-Yortanlı Kurtarma Kazısı Derneği
Konferans Salonu II
Saat:13.00-14.00Söyleşi: 'Türkçe Nereye Gidiyor?'Konuşmacı: Feyza HepçilingirlerDüzenleyen: Everest YayınlarıSaat:15.15-16.15Söyleşi: 'Egenin Unutulan Türküleri'Konuşmacılar: Bahadır Selim DilekDüzenleyen: Cumhuriyet KitaplarıSaat:16.30-17.30Söyleşi: 'Değişen Dil, Değişen Şiir'Konuşmacılar: Mustafa Şerif Onaran, Sina Akşin, Hüseyin Peker, Zeynep Uzunbay, Altay Ömer ErdoğanDüzenleyen: Hayal DergisiSaat:17.45-18.45Panel: 'Tarihsel Dönemlerin Romancısı'Yöneten: Turhan GünayKonuşmacılar: Şükrü Kocagöz, Öner YağcıDüzenleyen: Literatür Yayınları
Konferans Salonu III
14. İzmir Kitap Fuarı Onur Yazarı Tarık Dursun K.Saat:13.30-14.30Söyleşi: 'Tut Elimden İzmir'Konuşmacı: Enver Ercan, Tarık DursunK.Düzenleyen: TÜYAPSaat:14.45-16.15Söyleşi: 'Edebiyatımızda Tarık Dursun K.'Yöneten: Namık KuyumcuKonuşmacılar: Özcan Yalım, Turgay Gönenç, Hasan Özkılıç, Necati GüngörDüzenleyen: Türkiye Yazarlar Sendikası-TÜYAPSaat:16.30-17.30Panel: 'Tarık Dursun'un Dilinden İncelikler'Yöneten: Hidayet KarakuşKonuşmacılar: Ahmet Önel, Mehmet Atilla, Özlem FedaiDüzenleyen: Cumhuriyet Kitapları-Dil Derneği İzmir TemsilciliğiSaat:17.45-18.45Söyleşi: 'Abdülhamit'siz Yüzyıl'Konuşmacı: Mustafa ArmağanDüzenleyen: Timaş Yayınları
19 NİSAN 2009 PAZAR
Konferans Salonu I
Saat:13.00-14.00Söyleşi: 'Yangın Şiirleri ve Kemal Özer'Konuşmacılar: Zeynep Uzunbay, İsmail Mert Başat, Kemal ÖzerDüzenleyen: Yordam KitaplarıSaat:14.15-15.15Söyleşi: 'Füruzan'ın Öykü Dili'Yöneten: Turhan GünayKonuşmacılar: Sevgi Özel, Hidayet Karakuş, Füruzan, Bekir YurdakulDüzenleyen: TÜYAPSaat:15.30-16.15Söyleşi: 'Nâzım Hikmet ve Toplumcu Şiirimiz' Konuşmacı: Ataol BehramoğluDüzenleyen: Evrensel Basım YayınSaat:16.30-17.15Söyleşi: 'İzmir'de Edebiyat ve Tiyatro, Edebiyat ve Tiyatro'da İzmir'Konuşmacılar: Özdemir Nutku, Gülseren Engin, Halim Yazıcı, Hüseyin YurttaşDüzenleyen: PEN Saat:17.30-18.30Panel: 'Resmi İdeoloji ve Solun Gündemi'Yöneten: Sırrı ÖztürkKonuşmacılar: Sırrı Öztürk, Ahmet KaleDüzenleyen: Sorun Yayınları KolektifiSaat:18.45-19.45Şiir-Dinleti: 'Devrimci Aşk Şiirleri ve Sanat Cephesi Şairleriyle Söyleşi' Yöneten: Kemâl Kök Şairler: Kemâl Kök, Ragıp Özcan, İrfan Ünal, Hüseyin Gül, Asım Gönen, Refik Uğur, Tacim Çiçek, Ferhat İşlekDüzenleyen: Sorun Yayınları Kolektifi
Konferans Salonu II
Saat:12.00-12.45Söyleşi: 'Türkiye'nin Okuma Zekâsı'Konuşmacı: Selahattin YaylamazDüzenleyen: C Planı YayınlarıSaat:13.00-14.00Panel: 'Yazmak, Örgütlenmek, Özgürleşmek'Yöneten: Derya KaylıKonuşmacılar: Hande Öğüt, Namık Kuyumcu, Gönül Çatalçalı, Nevzat Suer SezginDüzenleyen: Kadın Yazarlar DerneğiSaat:14.15-15.15Söyleşi: 'Miras'tan Kandahar'a Tanımlar'Konuşmacılar: Nihat Behram, Tuğrul KeskinDüzenleyen: Everest YayınlarıSaat:15.30-16.15Söyleşi: 'Dünya Yazarlar Birliği PEN - Amaç ve Örgütleniş'Konuşmacılar: Tarık Günersel, Ceren Olpak, Halil İbrahim ÖzcanDüzenleyen: PENSaat:16.30-17.30Söyleşi: 'Şafak Türküsü Film Oluyor'Konuşmacı: Nevzat ÇelikDüzenleyen: TÜYAPSaat:19.00-20.00Panel: 'Tartışmalı Yönleriyle Kuran'da Kadın'Yöneten: Ömer DumluKonuşmacılar: Rıza Savaş, Hakkı Şah Yasdıman, Ziya ŞenDüzenleyen: Dokuz Eylül Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dekanlığı ve İL-VAK
Konferans Salonu III
Saat:12.00-13.00Panel: 'Türkiye'de Yüksek Öğrenim ve Vakıf Üniversiteleri'Yöneten: Faruk ŞenKonuşmacılar: Hüsnü Erkan, Canan Balkır, Sema Gürses, Ercan KarakaşDüzenleyen: Türk Alman Eğitim ve Bilimsel Araştırmalar Vakfı (TAVAK) >Saat:13.15-14.15Söyleşi: 'İmralı'da Öcalan'a Soruldu'Konuşmacılar: Talat ŞalkDüzenleyen: Cumhuriyet KitaplarıSaat:14.30-15.30Söyleşi: 'Aşkın Rengi Siyahtır'Konuşmacılar: Namık Kuyumcu, Sezai Sarıoğlu, Nilüfer AçıkalınDüzenleyen: İlya YayıneviSaat:15.45-16.45Panel: 'Yerel Seçimler Sonrası Sol Siyaset'Yöneten: Hüseyin ÇorluKonuşmacılar: Aydın Cıngı, Engin Önen, Ercan KarakaşDüzenleyen: SODEV-Sosyal Demorkasi VakfıSaat:17.00-18.15Panel: 'Dağlarca ve Berk'ten Öte Köye Var Mı?'Yöneten: Yusuf AlperKonuşmacılar: Hüseyin Peker, Sina Akyol, Ertan Yılmaz, Altay Ömer ErdoğanDüzenleyen: Yapı Kredi YayınlarıSaat:18.30-19.30Şiir-Dinleti: 'Abdullah Rıza Ergüven Berfin Bahar Şiir Etkinliği'Şairler: Canan Al, Recai Atalay, Mahmut Ayaz, Bilsen Başaran, Ayhan Can, Atila Er, Veysel Boğatepe, Şenel Gökçe, Asım Gönen, Sıtkı Salih Gör, Ferhat İşlek, Şevket Karakış, Hüsam Kurt, Asım Öztürk, Timuçin Özyürekli, Hakan Sürsal, H. Hüseyin YalvaçDüzenleyen: Berfin Bahar Dergisi
20 NİSAN 2009 PAZARTESİ
Konferans Salonu I
Saat:11.30-12.30Söyleşi: 'Mutluluk Sokağı'na Yolculuk'Konuşmacı: Ferda İzbudak AkıncıDüzenleyen: TUDEMSaat:13.00-14.15Söyleşi: 'Efes Koleji Öğrencileri Rıfat Ilgaz ve Bacaksız'ı Anlatıyor'Konuşmacılar: Savaş Ünlü, Aydın IlgazDüzenleyen: Çınar YayınlarıSaat:14.30-16.00Söyleşi: 'Cultural Bridges: Kültürlerarası Edebiyat Takası'Konuşmacılar: Yüksel Pazarkaya, Gertrude Durusoy, Gülperi SertDüzenleyen: İzmir Goethe EnstitüsüSaat:16.15-17.30Söyleşi: 'Artısıyla Eksisiyle Yazarlık Atölyeleri/Bir Deneyim Paylaşımı' >Konuşmacılar: Yıldız İlhan, Ayşen Göreleli, Nihat Coşkun, Gönül İlhan, Gönül Ocak, >Nermin Gürbüz, Nilüfer MarımDüzenleyen: Dilizi Yazı GurubuSaat:17.45-18.45Açık Mikrofon: 'Gazze İçin Bir Dize De Sen Kat'Yöneten: Y. Bekir YurdakulKonuşmacılar: Bilsen Başaran, Fergun Özelli, Remzi Demir, Mehmet Sarsmaz, Coşkun Şimşekli, Altay Ömer Erdoğan, Hülya Deniz Ünal, Muzaffer Kale, Hayri K. Yetik, Hüseyin Hatipoğlu Düzenleyen: İle/Kültür, Sanat, Edebiyat DergisiSaat:19.00-20.00Şiir-Dinleti:'Ege'den Şiirler, Egeli Şiirler'Yöneten: Gökhan CengizhanŞairler: Ahmet Günbaş, Halim Yazıcı, Bilsen Başaran, Dinçer Sezgin, Mehmet Rayman, Oğuz Tümbaş, Mehmet Sadık KırımlıDüzenleyen: Edebiyatçılar Derneği
Konferans Salonu II
Saat: 14.15-15.15Söyleşi: Saraybosna BluesKonuşmacılar: Semezedin Mehmedinoviç, Ferudun AndaçDüzenleyen: Pupa YayınlarıSaat: 15.30-17.00Söyleşi: KÖYLERDE RÖNESANS 'Kitabın Kırsala Yolculuğu' Rasime-Recai Şeyhoğlu Kütüphaneler Zinciri'nin Öyküsü'Konuşmacılar: Hayri K. Yetik, Tahsin Şimşek, Selim KaryelioğluDüzenleyen: Rasemi-DerSaat: 17.15-18.15Söyleşi: 'Kur'an'dan Nutuk'a Neden Atatürk'ten Özür Diliyoruz?'Konuşmacılar: Yüksel Mert, Ekmel Ali OkurDüzenleyen: Evimizdeki Okul DerneğiSaat:18.30-19.00Sunum: 'Allianoi Mücadelesi'Konuşmacı: Alime MitapDüzenleyen: Allianoi Girişim Grubu
Konferans Salonu III
Saat: 12.00-13.00Gösteri: İzmir Özel Ata KolejiSöyleşi: 'Masalkent'e Yolculuk'Yöneten: Y. Bekir YurdakulKonuşmacı: Özlem Kılınçarslan SözbilirDüzenleyen: Top YayıncılıkSaat:13.15-14.15Panel: 'Çocuk Yazınında Engellilik, Engelliler İçin Çocuk Yazını'Yöneten: Nur İçözüKonuşmacılar: Sevgi Koşaner, Ayşe YamaçDüzenleyen: Çocuk ve Gençlik Yayınları DerneğiSaat:14.30-15.30Anma: 'Aramızdan Ayrılışının 30. Yılında Ali Rıza Ertan'a Yolculuk'Yöneten: Hidayet KarakuşŞiirler: Hayri Oğuz, Özgür ErtanKonuşmacılar: A. Zeki Muslu, Ahmet Günbaş, Hüseyin Yurttaş, M. Kadri SümerDüzenleyen: TÜYAPSaat:15.45-16.45Söyleşi: 'Seçimlerden Sonra Türkiye'Konuşmacı: Server TanilliDüzenleyen: TÜYAPSaat:17.00-18.00Panel: 'Ekonomik Kriz, Ortadoğu ve Barış'Konuşmacılar: Erkin Özalp, Murat Pabuç, Yücel DemiralDüzenleyen: Barış DerneğiSaat:18.15-19.15Oyun: 'Tersane'Sahneleyen: Ayışığı Tiyatro İşçileri Atölyesi Müzik-DinletiGrup: Grup Yapıcıların TürküsüDüzenleyen: Ayışığı Sanat Merkezi
21 NİSAN 2009 SALI
Konferans Salonu I
Saat:12.00-12.40Söyleşi: 'Süleyman Bulut ile Büyük Atatürk'ten Küçük Öyküler'Konuşmacı: Süleyman BulutDüzenleyen: Can ÇocukSaat:12.45-13.45Gösteri: İzmir Özel Çamlaraltı KolejiSöyleşi: 'Tınmaz Bir Kahraman ve Yazarı'Konuşmacı: Fidan Ç. KaplanDüzenleyen: Top YayıncılıkSaat:14.00-15.00Söyleşi: 'Kitap Sevgisi'Konuşmacı: Ahmet Metin ÖnelDüzenleyen: TUDEMSaat:15.15-16.15Şiir-Dinleti: Aşk ve Özgürlük İçin İnadına Şiir Konuşmacılar: Asuman Susam, Hülya Deniz Ünal, Zeynep Uzunbay, Fergun Özelli, Mehmet Sadık Kırımlı, Ünal Ersözlü, Halim Yazıcı, Onur Akyıl, Haluk Işık, Mansur Balcı, Yusuf Alper, Baha Önem, Yücelay Sal, Namık KuyumcuDüzenleyen: Türkiye Yazarlar SendikasıSaat:16.30-17.30Panel:'Yaşayan Şairlerimizden Yarına Kimler kalacak?'Yöneten: Hüseyin PekerKonuşmacılar: Sina Akyol, Asuman Susam, Muzaffer Kale, Altay Ömer Erdoğan, Tuğrul KeskinDüzenleyen: Edebiyatçılar DerneğiSaat:17.45-18.45Söyleşi: 'İzmir'de Dergiler ve Dergicilik Sorunları'Konuşmacılar: Bedri Karayağmurlar, Savaş Ünlü, Mustafa YıldızDüzenleyen: Yurtta Uyanış Dergisi
Konferans Salonu II
Saat:12.45-13.45Söyleşi: 'Bilimin Eğlenceli Dünyası'Konuşmacı: Ayşe Devrim Kuralay Düzenleyen: Hayat YayınlarıSaat:14.00-15.00Söyleşi: 'Kadın Yazar ve Sansür' Kadın Yazarların ve Dinleyicilerin Katılımıyla Düzenleyen: Egeli Kadın Yazarlar Platformu (EKYAZ)Saat:15.15-16.15Panel: 'Medyanın Şiire Zararları' Yöneten: Mahzun DoğanKonuşmacılar: Veysel Çolak, Hakan Tartan, Mahzun Doğan Düzenleyen: Alaz Edebiyat DergisiSaat:16.30-17.30Sunum-Söyleşi: 'Klasik Müzikte İnsanı Okumak'Konuşmacı: Hakan CemDüzenleyen: Türkiye Yazarlar SendikasıSaat:17.45-18.45Söyleşi: 'Anlayarak Hızlı Okuma'Konuşmacı: Gülseren ŞenyüzlüDüzenleyen: Hayat YayınlarıSaat: 19.00-20.00Panel: 'Ekonomik Kriz, Ortadoğu ve Barış'Konuşmacılar: Erkin Özalp, Murat Pabuç, Yücel DemiralDüzenleyen: Barış Derneği
22 NİSAN 2009 ÇARŞAMBA
Konferans Salonu I
Saat:11.30-12.30Söyleşi: 'Üç Okur, Üç Yazar'Yöneten: Alkım YalınKonuşmacılar: Çağla Köroğlu, Doğa Karaduman, Esra Yıldırım, Dilek Yazar, Fidan Ç. Kaplan, Özlem K. SözbilirDüzenleyen: Top YayıncılıkSaat:12.45-14.00Panel: 'İyi Çocuk Kitabı Nasıl Anlaşılır?'Yöneten: Y. Bekir YurdakulKonuşmacılar: Aydın Ilgaz, Mavisel Yener, Turhan GünayDüzenleyen: Top YayıncılıkSaat:14.15-15.15Söyleşi: 'Barış ve Direnç Şiirleri'Konuşmacılar: Zübeyde Seven Turan, Gülsüm Cengiz, Hüseyin Peker, Arzu K.Ayçiçek, Şevki Özdemir, Gülseren Engin, Oğuz Tümbaş, Filiz Gülmez, Nevin Konuk, Saime Bircan, Mehmet RaymanDüzenleyen: Egeli Kadın Yazarlar Platformu (EKYAZ)Saat:15.30-16.30Söyleşi: 'Bir Demet Öykü: Dört > Yazar- Dört Kitap'Yöneten: Sevim Korkmaz DinçKonuşmacılar: Buket Akkaya, Gönül Çatalçalı, Esra Odman, Suna GülerDüzenleyen: İlya Basım YayınSaat:17.00-18.00Şiir Dinletisi: Özgürlük ŞiirleriYöneten: Gökhan CengizhanŞairler: Baha Önem, Oğuz Tümbaş, M. Sadık Kırımlı, Bilsen Başaran, Halim Yazıcı, Mehmet Sarsmaz, Fergun ÖzelliDüzenleyen: Edebiyatçılar Derneği-İzmir TemsilciliğiSaat:18.15-19.45Söyleşi: 'Hafıza ve Öğrenme'Konuşmacı: Cemal KonduDüzenleyen: Genç Gelişim DergisiTÜYAP Çocuk Kulübü /23 Nisan Çocuk Şenliği(Konferans Salonu III)Saat:12.00-12.45Açılış Etkinliği: 'Dünya Çocukların Olacak'Çocuklara Çocuklarla ŞiirlerYöneten: İffet Diler, Özgür HancıoğluKonuk Şairler: Hakan Cem, Hidayet Karakuş, Hüseyin Yurttaş, Mavisel Yener, Tuğrul KeskinKonuk Gençler: İzmir Özel Yöneliş KolejiDüzenleyen: TÜYAP-Dil Derneği İzmir TemsilciğiSaat:13.00-13.45Okuma-Söyleşi: 'Hızlı Tosbi'nin Yazarı Çocuklarla!'Konuşmacı: İsmet BertanDüzenleyen: Günışığı KitaplığıSaat:14.00-15.00Çocuklarla SöyleşiKonuşmacı: Ekrem GüneşDüzenleyen: TUDEMSaat:15.10-15.45Sinema: 'Dünyanın İki Ucundan Ülkeler Halk Dansları'Belarus-Kosova-Hindistan-Meksika Halk DanslarıDüzenleyen: Karşıyaka BelediyesiSaat: 15.10-15.45Çocuk Oyunu: 'Oyun Pınarı'Yazan ve Yöneten: Hamit DemirSahneleyen: TiyatroeviDüzenleyen: TÜYAP-Tiyatroevi Kültür Sanat DerneğiSaat:16.00-16.30Çocuk Oyunu: 'Oyun Panayırı'Yazan ve Yöneten: Hamit DemirSahneleyen: TiyatroeviDüzenleyen: TÜYAP-Tiyatroevi Kültür Sanat DerneğiSaat:16.45-17.15Atölye: 'Yaratıcı Drama'Yöneten: Nilüfer Akcan-SOSDüzenleyen: TÜYAP-Soyer Kültür Sanat Fabrikası
Konferans Salonu III
Saat:18.00-20.00'Dil Derneği 22 Yaşında'Kısa Oyun: SOS (Soyer Kültür Sanat Fabrikası) Oyuncuları/ Gürol TonbulSesleniş: 'Dilimizde Tüy Bitse de''Sevgi Özel- İbrahim DizmanŞiirler: Hülya Savaş, İffet DilerDinleti: Düş GezginleriSunan: Mavisel YenerDüzenleyen: Dil Derneği
23 NİSAN 2009 PERŞEMBE
Konferans Salonu I
Saat:12.00-12.45Çocuklarla SöyleşiKonuşmacı: Hamdullah KöseoğluDüzenleyen: TUDEMSaat:13.00-14.00Söyleşi: '86. Yılında Cumhuriyetle Yüzleşmek 'Konuşmacılar: Erdoğan Aydın, Ahmet TelliDüzenleyen: Kırmızı YayınlarıSaat:14.15-15.15Söyleşi: 'Lodoslar'dan İmbat'a'Konuşmacılar: Füruzan, Namık Kuyumcu Düzenleyen: TÜYAPSaat:15.30-16.30Panel: 'Kıvılcımlı ve Sosyalist Hareketin Birliği'Yöneten: Sırrı ÖztürkKonuşmacılar: Sırrı Öztürk, Ahmet KaleDüzenleyen: Sorun Yayınları KolektifiSaat:16.45-17.45Panel: 'Bir CIA Operasyonu Olarak 'Ergenekon Davası' ve Gerçekler'Yönetici: Tacettin ÇolakKonuşmacı: Gürdal ÇıngıDüzenleyen: Derleniş YayınlarıSaat:18.00-19.00Söyleşi: 'Sanat Cephesi Şairleriyle Şeyh Bedreddin Destanı (Saz Eşliğinde)'Yöneten: İrfan ÜnalKonuşmacılar: İrfan Ünal, Asım Gönen, Refik Uğur, Ferhat İşlekDüzenleyen: Sorun Yayınları Kolektifi
Konferans Salonu II
Saat:11.45-12.45Söyleşi: 'Çocuklar İçin Hızlı Okuma'Konuşmacı: Öznur KaraeloğluDüzenleyen: Hayat YayınlarıSaat:12.50-13.30Ayfer Öneysan Çocuk Edebiyatı Ödül TöreniDüzenleyen: Kanguru YayınlarıSaat:13.30-14.10Panel: 'Öykü Gücünü Yitiriyor mu?'Yöneten: Hülya SoyşekerciKonuşmacılar: Mine Hoşcan Bilge, Birsel Kurt, Murat DarılmazDüzenleyen: Kanguru YayınlarıSaat:14.15-15.15Söyleşi: 'Çocuk ve Mitoloji'Konuşmacı: Hasan Barış CanDüzenleyen: Cumhuriyet KitaplarıSaat:15.30-16.30Söyleşi: 'Yeni Evre'Konuşmacı: Yılmaz EkşiDüzenleyen: Ayışığı Sanat MerkeziSaat:16.45-17.45Söyleşi: 'Yakın Yıllardaki Atatürk ve Kurtuluş Savaşı Yayınları'Konuşmacı: Utkan KocatürkDüzenleyen: Başbakanlık Atatürk Araştırma MerkeziSaat:19.00-20.00Panel: 'İslam ve Bilim'Yöneten: Bekir Zakir ÇobanKonuşmacılar: Mehmet İlhan, Bülent Çelikel, Necdet ŞengünDüzenleyen: Dokuz Eylül Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dekanlığı ve İL-VAK
TÜYAP Çocuk Kulübü /23 Nisan Çocuk Şenliği(Konferans Salonu III)
Saat:12.00-12.30Dans-Şiir-Kukla Gösterisi: 'Düş ve Gerçek: Oyunlarla Büyürüz Biz'Yönlendiren: Şengül KıranDüzenleyen: TÜYAP-Özel Çamlaraltı KolejiSaat:12.45-13.15Çocuklarla Söyleşi: 'Sihirli Sözcükler'Konuşmacı: Zehra ÜnüvarDüzenleyen: Çocuk ve Gençlik Yayınları DerneğiSaat:13.30-14.00Söyleşi: 'Bin Yazardan Bir Öykü: 23 Nisan'Yöneten: Çiğdem GündeşKonuşmacılar: Fidan Ç. Kaplan, Tuğsavul İlköğretim Okulu 4/D ÖğrencileriDüzenleyen: TÜYAP-Top Yayıncılık
11 Mayıs 2006 Tarihinde İzmir Atatürk İl Halk Kütüphanesi Görmeyenler Bölümü için Okuduğu Şiirlerden SunumDüzenleyen: ÇYDDSaat:16.45-18.00Söyleşi: ' Çağdaş Kentten Çağdaş Bir Kadın Geçti'Yöneten: Gönül KayaKonuşmacılar: Nihal Kızıl, Kemal Kocabaş, Özlem Yüzak, Türkan MiçooğullarıDüzenleyen: ÇYDD Saat:18.30-19.30Söyleşi: 'Yerel Yönetimlerde Yeniden Yapılanma'Konuşmacı: Metin Erten, Kâmil Okyay SındırDüzenleyen: E Yayınları
24 NİSAN 2009 CUMA
Konferans Salonu I
Saat: 11.30-12.30Söyleşi: 'TED Aliağa Koleji Antik Kentleri Seviyorum Projesi'Düzenleyen: Yurtta Uyanış Derneği-TED Aliağa Koleji Yaratıcı Çocuk DerneğiSaat:12.45-13.45Panel: 'Mülteciler Sorunu'Konuşmacı: Zuhal OkuyanFilm Gösterimi: 'Asya Minor'Konuşmacı: Niko DemercisDüzenleyen: Barış DerneğiSaat:14.00-15.00Söyleşi: ' Edebiyatımızda Şükran Kurdakul'Yöneten: Recai AtalayKonuşmacılar: Asım Öztürk, Yaşar Aksoy, Cihangir TurantaşDüzenleyen: BESAM-İzmir TemsilciliğiSaat:15.15-16.15Söyleşi: 'Ege'de Sanat ve Barış Köprüsü: Cumalı-Seferis Gökyüzü Derneği'Konuşmacılar: Süreyya Berfe, İsmail Mert Başat, Sina Akyol, Hasan ÖzkılıçÖzgen Seçkin, Hüsamettin Çetinkaya, Hayri K. YetikDüzenleyen: Cumalı-Seferis Gökyüzü DerneğiSaat:16.30-17.30Panel: 'Hızın ve Devrimin Sanatı: Fütürizm'Konuşmacılar: Emel Kayın, Aydın ŞimşekDüzenleyen: Kanguru Yayınları-Ankara İtalyan Kültür AteşeliğiSaat:17.45-19.00Panel konusu: 'Sinema Dili Şiir Dili Mi?'Yöneten; Veysel ÇolakKonuşmacılar: Veysel Çolak, Turgay Gönenç, Fikret Hakan, İsmail Mert BaşatDüzenleyen: Alaz Edebiyat Dergisi
Konferans Salonu II
Saat:11.45-12.45Söyleşi: 'Çocuk Dergiciliği ve Çizgi KahramanlarKonuşmacı: Demirhan KadıoğluDüzenleyen: C Planı YayınlarıSaat: 13.00-14.00Söyleşi: 'Ne Varsa Dilimde'Yöneten: Birsel KırbaşKonuşmacılar: Bekir Yurdakul, Aydın Şimşek Düzenleyen: Kanguru YayınlarıSaat:14.15-15.15Panel: '2009-Galileo ve Darwin Yılı: Aydınlanma İhtiyacı'Konuşmacılar: Rennan Pekünlü,Ender HelvacıoğluDüzenleyen: Bilim ve Gelecek DergisiSaat:15.30-16.30Söyleşi: 'Takvim Öyküleri'Konuşmacı: Yüksel PazarkayaDüzenleyen: TÜYAPSaat:16.45-17.45Söyleşi: 'Üniversite Gençliği Ne Okuyor?'Konuşmacılar: Tamer Öncül, Ümit İnatçıDüzenleyen: Kıbrıs Türk Sanatçı ve Yazarlar BirliğiSaat:18.00-19.00Söyleşi: 'Mizah Dergiciliği 140 Yaşında'Konuşmacı: Cihan DemirciDüzenleyen: TÜYAP
TÜYAP Çocuk Kulübü /23 Nisan Çocuk Şenliği(Konferans Salonu III)
Saat:11.15-11.45Okuma Tiyatrosu: 'Masallar Canlanıyor'Sunan: SOS OyuncularıDüzenleyen: TÜYAP-Soyer Kültür Sanat FabrikasıSaat:12.00-12.15Kampanya: 'Kentlerimiz İyi Yönetilebilir'Yönelişli Çocukların Kent BildirgesiDüzenleyen: TÜYAP-Özel Yöneliş KolejiSaat:12.30-13.15Söyleşi: 'Uçan Dalgalar Üzerine'Konuşmacı: Mehmet AtillaDüzenleyen: TUDEMSaat:13.25-14.10Çocuk Oyunu: 'Oz Büyücüsü'Sahneleyen: Ege Sanat MerkeziDüzenleyen: TÜYAP-Ege Sanat MerkeziSaat:14.15-14.45Dans: 'Onların Gözüyle' Konak Belediyesi Sinemacı Çocuk PrdjesiKonuklar: Sinemacı ÇocuklarYönlendiren: Zuhal Çetin ÖzkanDüzenleyen: TÜYAP-Konak Belediyesi
Konferans Salonu III
Saat:15.00-16.00Söyleşi: 'Küresel Değişim Karşısında Türkiye'Konuşmacı: Erol ManisalıDüzenleyen: Cumhuriyet KitaplarıSaat:16.15-17.15Söyleşi: 'Söz Yangını'Konuşmacı: Senai DemirciDüzenleyen: Timaş YayınlarıSaat:17.30-18.30Söyleşi: 'Nihat Genç ile Söyleşi'Konuşmacı: Nihat GençDüzenleyen: Leman Saat:18.45-19.45Panel: 'Türk Şiirinde Kırılmalar'Konuşmacılar: Mehmet Sadık Kırımlı, Halil İbrahim Özbay, Cevdet Yüceer, Aslılhan Tüylüoğlu, Seçil ÖzcanDüzenleyen: Karşıyaka Belediyesi-Dize Şiir Dergisi
25 NİSAN 2009 CUMARTESİKonferans Salonu I
Saat:12.00-13.00Panel: '150. Yılında Türlerin Kökeni ve Charles Darwin'Konuşmacılar: Kayhan Kantarlı, Oğuz Altıngöz, Cemil DemirhanDüzenleyen: Evrensel Basım YayınSaat:13.15-14.15Söyleşi: Düşünce ve ifade özgürlüğü, tutuklu gazeteci ve yazarlarKonuşmacılar: Arzu Demir, Necati Abay, Ali Koç, Hüseyin Habip TaşkınDüzenleyen: Ceylan YayınlarıSaat:14.30-15.30Söyleşi: 'Hiçlik Defterleri'Konuşmacılar: Esat Korkmaz Düzenleyen: E YayınlarıSaat:15.45-16.45Söyleşi: 'Dünyada ve Türkiye'de 2008-2009 Bunalımı'Konuşmacılar: Pınar Bedirhanoğlu, Ebru VoyvodaDüzenleyen: Yordam KitaplarSaat:17.00-18.00Panel: 'Kızılbaş Toplumsal Tasarımı ve Günümüz Devrimciliği'Yöneten: Sırrı ÖztürkKonuşmacılar: Esat Korkmaz, Sırrı ÖztürkDüzenleyen: Sorun YayınlarıSaat:18.30-19.30Panel: 'Eflatun Nuri ile Birlikteyiz'Konuşmacılar: Yaşar Aksoy, Mustafa Yıldız, Zafer Güven, Hakan Boyav, Sadık Pala, Mümin Durmaz, Savaş ÜnlüDüzenleyen: Uluslararası İzmir Araştırmaları Merkezi
Konferans Salonu II
Saat:12.00-13.00Söyleşi: 'Çocuklarımız Neden Eyvah Kitap Diyor?'Konuşmacı: Mine SoysalDüzenleyen: Günışığı KitaplığıSaat:13.15-14.15Söyleşi: 'Satılık Vatan'Konuşmacı: Yılmaz DikbaşDüzenleyen: Asyaşafak Yayınları (Berfin Basın Yayın)Saat:14.30-15.30Söyleşi: 'Yazmanın ve Yaşamanın Sarkacında 'Küçük Acılardan Çekilme Sularına''Konuşmacılar: Şükrü Erbaş, Aydoğan Yavaşlı, Aydın ŞimşekDüzenleyen: Kanguru YayınlarıSaat:15.45-16.45Söyleşi: 'Geleceğe Umutla Bakmak'Konuşmacı: Meral CeylanDüzenleyen: Elma YayıneviSaat:17.00-18.00Söyleşi: 'Beyin Gücünü Etkili Kullanma Sanatı'Konuşmacı: Ali Erkan KavaklıDüzenleyen: Nesil YayınlarıSaat:18.15-19.15Söyleşi: 'Havana'da Türk Tutkusu 1898'Konuşmacı: Ernesto Gomez Abascal (Küba Cumhuriyeti Büyükelçisi)Düzenleyen: José Marti Küba Dostluk Derneği
Konferans Salonu III
Saat:12.00-13.00Söyleşi: 'Tarihin Sınırlarına Yolculuk'Konuşmacı: İlber OrtaylıDüzenleyen: Timaş YayınlarıSaat:13.15-14.15Söyleşi: 'Balbay Olsaydı'Konuşmacılar: Server Tanilli, Alev Coşkun, Erol Manisalı, Ali sirmen, Deniz Kavukçuoğlu, Şükran Soner, Sevgi Özel, Deniz Som, Ümit Zileli, Serdar Kızık, İlhan Taşçı, Oktay Ekinci, Turhan GünayDüzenleyen: Cumhuriyet KitaplarıSaat:14.30-15.30Söyleşi: 'Can Yücel Şiiri''Konuşmacılar: Güzel Yücel, Erdal Alova, Özdemir NutkuDüzenleyen: İş Bankası Kültür YayınlarıSaat:15.45-16.45Söyleşi: 'Terör Kıskacında Türkiye'Konuşmacı: Erdal SarızeybekDüzenleyen: Pupa YayıncılıkSaat:17.00-18.00Söyleşi: 'Kürt Edebiyatı ve Mehmed Uzun'Konuşmacı: Muhsin KızılkayaDüzenleyen: İthaki YayınlarıSaat:18.15-19.15Söyleşi: 'Ergenekon ve Sosyalistler'Konuşmacı: Merdan YanardağDüzenleyen: Siyah Beyaz Kitap
26 NİSAN 2009 PAZARKonferans Salonu I
Saat:12.00-13.00Söyleşi: 'Samsun'dan Önce 6 Ay'Konuşmacı: Alev CoşkunDüzenleyen: Cumhuriyet KitaplarıSaat:13.15-14.15Söyleşi:'1960'lardan '80'e Türkiye Solu'Konuşmacı: Haluk Yurtsever Düzenleyen: Yordam KitapSaat:14.30-15.30Söyleşi: 'Osmanlı Demokrasisinden Türkiye Cumhuriyeti'ne'Konuşmacı: Yavuz BahadıroğluDüzenleyen: Nesil YayınlarıSaat:15.45-16.45Söyleşi: 'Şiir Dinletisi ve Söyleşi'Konuşmacılar: Tuğrul Keskin, Ahmet TelliDüzenleyen: Everest YayınlarıSaat:17.00-18.00Söyleşi: 'Yunus Emre'Konuşmacı: Faruk DilaverDüzenleyen: Emre BilişimSaat:18.00-19.00Söyleşi: 'Yerel Seçimler Bağlamında Kadın ve Siyaset'Konuşmacılar: Ayşe Ayata, Gülgün Erdoğan TosunDüzenleyen: SODEV-Sosyal Demokrasi Vakfı
Konferans Salonu II
Saat:12.00-1245Söyleşi: 'Sınavda Başarı Terapileri'Konuşmacı: Mehmet TeberDüzenleyen: C Planı YayınlarıSaat:13.00-14.00Söyleşi: 'Sevmeyi Sevmek'Konuşmacı: Sırrı ÇınarDüzenleyen: Akis KitapSaat:14.15-15.15Söyleşi: 'Türkiye'de Derin Devlet'Konuşmacılar: Zafer Güler, Doğan KarlıbelDüzenleyen: Siyah Beyaz KitapSaat:15.30-16.30Panel: 'Yerel Seçimlerin Analizi ve Siyasete Etkileri'Konuşmacı: Sencer AyataDüzenleyen: SODEV-Sosyal Demokrasi VakfıSaat:16.45-17.45Panel: 'Polemik, Tartışma, Ortaklaşa Düşünme ama Nasıl?'Konuşmacılar: İsmail Mert Başat, Veysel Çolak, Celâl FedaiDüzenleyen: Dize Şiir Dergisi.
Şubat 2009 ve bu ayı kapsayan edebiyat dergilerinden Afrodisyas Sanat, Akademi Gökyüzü, Akatalpa, Alaz, Andız, Arkadaş, AZ Edebiyat, Berfin Bahar, Deliler Teknesi, Dize, Eliz, Evrensel Kültür, Forum Edebiyat, Gediz, Hayâl, H. Gösteri, Kitap-lık, Lâcivert, Mor Taka, Özgür Edebiyat, Patika, Sanat ve Edebiyat, Sanat Cephesi, Sıkıntı, Sincan İstasyonu, Sözcükler, Şehir, Şiirsanatı, Taflan, Tavır, Tay, Varlık, Yasakmeyve, Yazılıkaya ve Yedi İklim’de yayımlanan şiirleri okudum, inceledim. Abdülkadir Budak’ın, Sincan İstasyonu dergisinde yer alan “Lanet Okuma Hakkı” adlı şiirini Ayın Şiiri olarak değerlendirdim. Belki bilmeyen vardır, bu dergiyi çıkaran da Abdülkadir Budak’tır. Budak’la 70’li yıllarda tanışmıştım.
Benim 1969’da açıp 1984’e kadar çalıştırdığım Üst Bostancı’daki Yeryüzü Kitabevi’ne OsmanSerhat’la birlikte uğramışlardı. Osman Serhat zaten oralarda oturuyordu. Budak’la çok sonraları bir edebiyat etkinliği için Bodrum Bitez’e geldiğinde karşılaştık. Eh yeri geldi, anlatayım. Bir motorla bir grup arkadaş Karaada’ya gitmiştik. Benim ayağımda beyaz plastik terlikler vardı. Adanın içindeki mağarada yüzüp motora döndüğümde terlikler bıraktığım yerde yoktu. Kim aldı terliklerimi diye soruştururken Budak o terlikler benimdi, aldım dedi. Kardeşim dedim ben buraya yalın ayakla mı geldim! Biraz tartıştıktan sonra terliklerimi geri aldım. Meğer aynı terlikten onun da varmış. Birlikte kaldığımız yere gidince bulmuş doğal olarak. Şairler dalgın olurlar ama bu kadarı da fazla. Bu da hoş bir anı. Altı yıldır bu Ayın Şiiri çalışmasını sürdürüyorum. Seksene yakın şairi değerlendirdim Abdülkadir Budak kadar çok ödül almış hiçbir şaire rastlamadım. 1982’den 2008’e, Yunus Nadi Şiir Ödülü’ne kadar tam beş ödül daha kazanmış. Bu Türkiye’de bir rekordur. Ben, ki 40 Kuşağı şairleri arasında sayılıyorum, topu topu bir buçuk ödül alabildim. Buçuk 1959’da Cemal Süreya ile paylaştığımız Yeditepe Şiir Ödülü. Bir de geçen yılın son günlerinde aldığım Sedat Simavi Ödülü. Bu ödül nedense çok önemseniyor. Ama M. C. Anday Ödülü üç bin lira verirken S. Simavi Ödülü bin beş yüz lira ödüyor. Biraz tuhaf gelmiyor mu sizlere de? Ekonomik kriz mi acaba nedeni? Bilemiyorum.
Budak’ın seçtiğim şiiri sınıfsal çelişkiyi yansıtıyor. Budak yönünden çok önemli bir bilinçlenme, gelişme bu. Kendisini kutlarım.
Cumhuriyet 17.03.2009
PORTRE/ABDÜLKADİR BUDAK
23 Nisan 1952’de Sıvas’ta doğdu. Ankara’da okudu. Kayseri’deki Hava Kuvvetleri’nde ve Türk Hava Kurumu’nda çalıştı. İlk şiiri Mayıs 1970 tarihli Defne dergisinde çıktı. Kayseri’de şair ve yazar arkadaşlarıyla birlikte Ozanca ve Hâkimiyet Sanat dergilerini çıkardı. Şiir ve yazılarını bu dergilerin yanı sıra Varlık, Yazko Edebiyat, Adam Sanat, Yeni Biçem vb. dergilerde yayımlandı. Şiir Odası dergisini yönetti. Budak ayrıca İmzası Gül’le 1994 Ceyhun Atuf Kansu ve Orhan Murat Arıburnu Ödüllerini, Aşk Beni Geçer’le 1998 Halil Kocagöz Şiir Ödülü’nü, çocuk kitaplarından Bir Gül Çocuk’la 1982 Türk Dil Kurumu Ödülü’nü; Kuşların Alfabesi ile 1998 Sıtkı Dost Çocuk Edebiyatı Ödülü’nü kazandı.
Cumhuriyet 17.03.2009
LANET OKUMA HAKKI
Kapatın kulakları sorular soracağım
Dillerinizi bileyin cevap vereceksiniz
Çeşmeden akan su hayat verirken
Niye köyler yıkan sel olur sizde
Uzanan el sanılan birer uçurumsunuz
Normal boy bir tabuta üç çocuk ölüsü koyup
Doğum günü partimize cenaze marşı olarak
Ah bu nasıl tesadüf, gelmiş bulunursunuz
Denizi tutuklamak o kadar kolay değil
Üstünde uçan martıya yeter sizin gücünüz
Klasik müzikle korna sesi eşittir
Suyun akış hızıyla taşın oturuş hızı
Her yerdesiniz ama sorarız acemice
Siren sesini aratmaz kapınızın zilleri
Yaralı bir şarkı izi gitarın gövdesinde
Korkunun çiçekleri geceleri kokuyor
Sayenizde kopuyor insan sabah olmaktan
Herkes birer Dostoyevski inişli-çıkışlı ruh
Hemingway’ın İspanya’da boğaya yenilmişi
Sayenizde efendim çıngıraklı yılanlar
Daha değer kazanıyor belgesellerde
Sayenizde ney yerine geçiyor neyzen
Bir ağaç, iki hızar, üç devriliş sol yana
Bir ırmak, iki köprü, üç çocuk cesedinden
Ne mümkün sizinle baş etmesi efendim
Derimizden bir harita çıkarıp
Yeni yollar, ülkeler bulsak ordasınız siz
Yola yolcu diken birer güzel terziydik
Yırttınız içimizdeki umut kumaşlarını
Hayatı giyme fırsatını heba ettiniz
Karanlık, bomboş, soğuk salonda
Teneke sesli sunucu sahneye davet eder
Altın Küre Ödülü’nü yine siz alırsınız
Ekmek arası bomba, kandan kızılcık şerbeti
Nasıl unuturuz sizi, ne kadar cömertsiniz
Vampir dudaktan değil boyundan öper
Her ağaç kurdunu kendisi üretirmiş
Alnımız duvar oldukça sizin çivileriniz...
ABDÜLKADİR BUDAK
Cumhuriyet 17.03.2009
*********
Ayın Şiiri ‘Yaprak Dökümü’
ARİF DAMAR
Ocak/2009 ayı ve bu ayı da kapsayan edebiyat dergilerinden Afrodisyas Sanat, Akademi Gökyüzü, Akatalpa, Alez, Arkadaş, AZ Edebiyat, Berfin Bahar, Deliler Teknesi, Dize, Eliz, Edebiyatta Üç Nokta (İkaros Yayınları), Evrensel Kültür, Forum Edebiyat, Gediz, Hayâl, H. Gösteri, Kitap-lık, Lâcivert, Mor Taka, Özgür Edebiyat, Patika, Sanat Cephesi, Sanat ve Hayat, Sincan İstasyonu (Abdülkadir Budak Sincan’da yayımlıyor.), Sözcükler, Şehir, Şiiristan, Şiirce, Şiirsaati, Taflan, Tavır, Tay, Varlık, Yasakmeyve, Yazılıkaya ve Yedi İklim dergilerinde yer alan şiirleri okudum, inceledim ve Metin Cengiz’in Kitap-lık’ta yayımlanan “Yaprak Dökümü” üç bölümden oluşan şiirini Ayın Şiiri olarak değerlendirdim.
Metin Cengiz’i yirmi yıldır tanırım. Müteveffa Enver Aytekin’in Sosyal Yayınlar yayınevinde çalışıyordu. O zamanlar bir ahbaplığımız yoktu. Asıl şair Turgat Kantürk’ün birkaç yıl çalıştırdığı Kadıköy’deki Benu-Sen içkievinde dostluğumuz başladı. 1935 Kars doğumlu olan şair, çevirmen ben Kars’tan ayrıldıktan 7 yıl sonra doğmuş. Ben altı ay kaldığım Kars’ı çok sevmiştim. Her yönden çeşitli etnik kökenli insanlar bir arada kardeşçe yaşıyorlardı. Rus kökenli Malakanlar vardı o zamanlar. Rusya’ya döndüklerini duydum, öğrendim. Acem, Kürt, tabii Türkler, Kara Papaklar, Ermenilerin evleri duruyor kendilerinden tek bir birey yoktu. Yeni bina olarak çirkin bir beton halkevi vardı. Rahmetli İsmet İnönü bir konuşma yapmak için gelmişlerdi. Kendilerini dinledim. Orada henüz DP kurulmamıştı. Caddeleri geniş, yapılar taştandı. 21 yaşındaydım. Kars Devleti Cumhurbaşkanı 120 yaşında dimdik yürüyordu. Sanıyorum bir ay kadar bağımsız bir Cumhuriyet yönetimi sürmüştü. Türkiye’mizin Cumhuriyet olması daha sonradır. İşte Metin’in Karslı olması ona yakınlığımın bir nedeniydi. Metin Cengiz’in 1996’da Behçet Necatigil ödülünü kazanan Şarkılar Kitabı’nı görmedim, okumadım. Fransızcası çok iyi sanıyorum. E. Guillevic’in dört şiir kitabını dilimize kazandırdı. Metin’in şiirlerini tanıdığımdan beri dergilerde okuyor, izliyordum. Benim öznel görüşüme göre bu şiirin çarpıcılığı yaşantısına dayanmasındandır. Devrimci bir geçmişi iki yıllık bir cezaevi konukluğu var yaşamında. Büyük laf etmiş olmayayım ama şiir yazanlar orada bir süre yattıktan sonra şair oluyorlar. Can Yücel bunun en iyi örneğidir. Can, Bir Siyasanın Şiirleri’yle şair oldu. Yani her şiir yazan şair değildir. Örneğin benden başka bilen yoktur, İsmet Bozdağ Bursa’da yaşarken 1930’lu yılların içinde çok güzel “Sen Şarkı Söylediğin Zaman” diye bir şiir yayımladı. Olağanüstü güzeldi. Ama o asla bir şair değildir. Ne laf ettim ama. İtiraz edeni Ümit Yaşar’ı okumaya mahkûm ederim. Onu şair addeden az insan yoktur, bilmez değilim. Aferin Memet bu yolda devam et. Biraz uzattım. Metin’den bundan sonra da böyle albenili şiirler bekliyoruz.
Cumhuriyet 04.03.2009
PORTRE/METİN CENGİZ
Metin Cengiz 1953 yılında Kars’ta doğdu. Erzurum Atatürk Üniversitesi Fransızca Bölümü ile İstanbul M. Üniversitesi Fransızca bölümünü bitirdi. 12 Eylül döneminde TCK’nin 141. maddesinden 2 yıl hapis yattı. Bir süre Fransızca öğretmenliği yaptı. Sonra değişik gazete ve yayınevlerinde redaktör, editör olarak çalıştı. Halen öğretmenlik ve çevirmenlik yapıyor. Pablo Neruda, Eugéne Guillevic, Jacques Prévert, Jules Laforgue, Aimé Cesaire vb. şairlerden yaptığı çeviriler kitaplaştı. “Baudelaire’den ‘Günümüze Modern Fransız Şiiri Antolojisi”ni hazırladı.
Cumhuriyet 04.03.2009
Yaprak Dökümü
1
Rüyaya benziyor yaşadığımız
Derdim hücrede sabah uyanınca
Yüzlerce savaş ve bozgun içinde
Başlardım saçma sapan bir koşuya
Kayıp bir şehir gibi görünürdü
Güneş düşümde, şehir ki gölgesi
Bardak bardak içilirdi, şehir ki,
Gün çalıp tele vururdu mahkûmlar
Günler örs gibi dövülerek geçti
Hücre bitti ama çekiç bitmedi
2
Ne çok zulüm yılı geçmiş aradan
Geçer gibi tünellerden trenler
Uzun yolları nişanlar trenler
Uzun yollar ardındadır memleket
Rüzgâr olur uzak en küçük haber
Böyle demir çelikleşir beraber
Ölüm ki terkidir dostların bizi
Ölümdür bir komünist cumhuriyet
Yüreğimde rayların iniltisi
Yüreğim sisi aşk denen illetin
3
Nice günler görmüş bir ulu dağım
Rüzgâr değil dört yanımdan çöl eser
Geçtiğim yol hiçliğin uğultusu
Şimdi kafaya bir kurşun sıkmak var
Bir de yaşamak kavim kardeş için
Şimşek gibi çarpsa da gelen yıllar
Aslolan hayat diyor gelen sesler
Kulağa hoş davul zurna sesidir
METİN CENGİZ
Cumhuriyet 04.03.2009
*********
Ayın şiiri Yılmaz Gruda’dan...
ARİF DAMAR
Kasım 2006 ve bu ayı da kapsayan edebiyat dergilerinden: Afrodisyas Sanat, Akademi Gökyüzü, Akatalpa, Andız, Alaz, AZ Edebiyat, Berfin Bahar, Denizsuyu Kâsesi, Deliler Teknesi, Dize, Edebiyatta Üç Nokta, Evrensel Kültür, Forum Edebiyat, Gediz, Hayâl, Kertenkele, Kitap-lık, Lâcivert, Mor Taka, Özgür Edebiyat, Patika, Sanat Cephesi, Sanat ve Hayat, Sözcükler, Sincan İstasyonu, Şarköy Sanat, Şehir, Şiirsaati, Tavır, Tay, Yasakmeyve, Yazılıkaya ve Yedi iklim dergilerinde yayımlanan şiirleri okudum ve inceledim.
Ve sonunda Berfin Bahar dergisinde yer alan Yılmaz Gruda’nın “Reklamcı (Doğ. m.ö. 829)” adlı şiirini Ayın Şiiri olarak değerlendirdim. Yılmaz Gruda bilindiği gibi şairliğinin yanı sıra aktördür (oyuncu) aynı zamanda. Yılmaz’ı ben Ankara’da yaşadığım yıllarda tanıdım. Yıl 1945 ya da 46 olabilir. Ahmet Oktay’la yakın arkadaştılar. Ben 20-21, onlar benden 8 yaş küçük olduklarına göre 12, 13, bilemedin 14 yaşlarında çocuklardı. O yaşlarda bu yaş farkı çok önemli oluyor. Olgunluk yaşından sonra bu fark önemini yitiriyor. Daha sonraları önemi kalmıyor, önemini yitiriyor. Aradan bir on yıl kadar geçince ikisi de İstanbul’a göçtüler. Yılmaz’ı daha az ama Ahmet Oktay’ı daha çok görüyordum.
Yılmaz’ın aktörlüğü İstanbul’a geldikten sonradır. Ahmet kendini bütünüyle edebiyata verdi. Yılmaz daha seyrek şiir yayımlıyordu. Yalnız birkaç yıl önce bir şiir kitabıyla Yunus Nadi Ödülü’nü aldığını anımsıyorum. İkisi de toplumcu şiir anlayışını paylaşıyorlardı. Ahmet Oktay şiirini daha bir geliştirdi. İnceltti. İkinci Yeni’ci olmadı ama o anlayışı göz önünde tuttu. Yılmaz’ın bir yandan aktörlük çalışmaları çok zamanını aldığından şiir konusunda fazla çaba gösteremedi. Fakat benim seçtiğim ve okuduğunuz bu şiir ödül alan kitabındaki şiirlerin çok üstünde. İşte bu şiirini ben çok sevdim, çok beğendim.
Görüldüğü gibi çok güzel, üstünde çok çalışılmış bir şiir, kapitalizmin açık eleştirisi. Yazılması gerekli, fakat neden hiç yazılmayan, özlemini çektiğimiz, devrimci bir şiir. Gönül isterdi ki bu ya da benzeri bir şiiri genç bir şair yazsaydı. Ne yazık ki yaşı 70’i aşmış bir şair Yılmaz Gruda yazdı. Eski dostumu kutluyorum.
Cumhuriyet 29.12.2008
PORTRE/YILMAZ GRUDA
Tiyatro, sinema ve dizi oyuncusu, şair, oyun yazarı, çevirmen Yılmaz Gruda’nın şiirleri, 1950’li yıllarda çeşitli dergilerde yayımlanmaya başladı.Tiyatrocu ve sinema oyuncusu olarak bugüne dek sanat yaşamını sürdüren Gruda, aynı zamanda Attila İlhan ile beraber Mavi hareketini yaratan şairlerdendir. Gruda, gazetemizin düzenlediği Yunus Nadi Ödülleri’nde 2003’te Marathon “Bir Uzun Koşu” ile şiir ödülünü, 1999’da ‘Çerçi Zeus’ ile “Behçet Aysan Şiir Ödülü”nü aldı.
Cumhuriyet 29.12.2008
REKLÂMCI (Doğ. m.ö. 829)
Direnme
ne diyorsam: ‘evet!’ de
korkunçtur öfkesi para’nın
“ezin!” dedi mi
taun vurur, vurur açlık, yıkım
mağması yüze döner yedi kat yerin
ey yazgısı tüketici olan
direnme, tut ellerimi
para’nın aracı oğluyum ben
tuttun mu
bilmezsin nedir karanlık
(bırak ulus çırpınan uzun abdalı
bırak yansın kendi âteşinde!)
arkaik bir deyim artık sınırlar
usa aykırı, çağda ters
(...)
direnme boşuna
denizin gelgitleri bile elinde
şimşek onun, fırtına ondan
yağmur onunla
elektroniğin çarı o
direnme artık
ya iktidarı satın alır
ya yeni bir iktidar
“evet” de: cennet!
Sunu:
Duyur musun ey ulu para
sürüyor kutsal görevim
yine iniyor yırtarak toprağın etini
iniyor uzun suları
bir kırbaç gibi çarparak suratına
ülkelerin
iniyor tüketim kültüyle
yoğurarak insanoğulunu
sana yeni sunaklar yaratmak için
altın ve füzyon halinde!
(-çek’i yine zürih’e!)
Cumhuriyet 29.12.2008
*********
Ayın Şiiri Sarıoğlu’dan
ARİF DAMAR
Haziran 2008 ayı edebiyat dergilerinden; Airodisyas Sanat, Akademi Gökyüzü, Akatalpa, Andız, Alaz, Aşkar, AZ Edebiyat, Berfin Bahar, Dramaffon, Dize, Evrensel Kültür, Edebiyat ve Eleştiri, Formum Edebiyat, Gediz, H. Gösteri, Hayal, Kertenkele, Kitap-lık, Kum, Lâcivert, Sanat Cephesi, Sincan İstasyonu, Sonra, Sözcükler, Şehir, Tavır, Tay, Edebiyatta Üç Nokta, Varlık, Yasakmeyve, Yedi İklim’de yer alan şiirleri okudum, inceledim. Yasakmeyve dergisinde yayımlanan Sezai Sarıoğlu’nun “Ah Min’el Hatır” adlı 10 bölümden oluşan uzun ve büyük şiirini (çalışmasını) Ayın Şiiri olarak değerlendirdim. Görüldüğü gibi Sezai şiirini edip Cansever’in Fethi Naci için yazdığı bir şiirin bir bölümün aktarılması ile sunuyor. Yukarıda da söylediğim gibi 10 bölümlük şiir dergisinin 5 sayfasını silme kaplıyor. Açıkça görüleceği gibi bu büyük şiir uzun bir çalışmanın, çabanın başarılı bir ürünüdür. Edebiyat çevrelerinince bilindiği gibi ünlü eleştirmen Fethi Naci son birkaç yıldır maalesef pek iyiye doğru gelişmeyen bir sayrılığın pençesindedir. Yakın zamana kadar değerli eşi Lâle Hanım’ın refakatinde ünlü Cuma toplantılarına katılıyordu. Şimdilerde ne yazık ki canı çekmiyor, evden çıkmak istemiyormuş. İşte Sezai Sarıoğlu da Naci’nin bu durumundan derinden duyduğu keder ve üzüntüyü dile getiriyor. Şiiri her okuyan da aynı üzüntüyü derinden duyacak, kederlenecektir. Kuşkusuz özellikle dostları, geniş okur kitleleri ve memleketteki yani Giresun’daki arkadaşları, akrabaları, Naci’nin değerini bilen Giresun halkı. Ataç’ın yitiminden sonra Fethi Naci onun bıraktığı boşluğu elinden geldiğince doldurmaya çalıştı. Şimdi Naci’nin kalemi sustu. Artık taşıdığı ağır yük ve sorumluğu Semih Gümüş yüklenecek görünüyor. Kardeşim Lâle’ye telefon edip Sezai Sarıoğlu’nun şiirini okumasını ve Naci arkadaşımıza da dinletmesini önerdim. Daha önce de yazmış, söylemiştim, değeri toplumca onaylanmış kişileri yaşarken onurlandırmalıyız. Ama bizde ne yazık böyle olmuyor. Cemal Süreya’ya Dr. İhsan Ünlüer’e yitip gittiklerinden sonra yaşadığı sokakların adları verildi.
Tek istisna Dağlarca’ya (O da yaşı 90’a dayanınca) yaşadığı kısa sokağa adı verildi. İstanbul için konuşuyorum. Örneğin İzmir’e bunun güzel örnekleri var. Yıllardır İlhan Berk’in Bodrum’da oturduğu Şalvarağa Sokağı’na adının verilmesi için yetkili kimselere rica üstüne ricada bulundum. Maalesef şimdiye dek bir sonuç vermedi. Ama Zeki Müren Caddesi var. düşünebiliyor musunuz? Zeki Müren, İlhan Berk. İnsanın kolları iki yana düşüyor. On yıllarca Nâzım Hikmet’e kan kusturan yetkin (!) insanlardan ne beklenir ki!.. (Not: Şiir çok uzun olduğundan yalnızca ilk bölümüne yer verebiliyoruz.)
Cumhuriyet 04.08.2008
PORTRE/SEZAİ SARIOĞLU
Sezai Sarıoğlu, 1950 Ordu, Ünye’de doğdu. 1979 yılına kadar öğretmenlik yaptı. 1983-88 yılları arasında çeşitli cezaevlerinde tutuklu kaldı. Yeni Öncü dergisinin yayın kurulundan sonra Özgür Gündem gazetesinde çalıştı. Pencere Yayınları’ndan ‘Terspektifler’ isimli denemeleri, Çiviyazıları’ndan ‘Doğusu-Batısı Olmayan Sözcükler’ isimli ÇGH ve Musa Anter Ödülü alan söyleşi ve denemeleri yayımlandı. Sombahar, Ludingirra isimli dergilerde şiir üzerine yazıları ve şiirleri yayımlandı. Bir ara Öküz dergisinde ‘Şehir Aşkiyasi’ adıyla yazılar yazdı. Söz ve V Özgürlük dergilerinde çalıştı. Yurtiçinde ve değişik Avrupa ülkelerinde ‘Annemin Şarkı Sandığı’ isimli anlatı-dinletiler yaptı. ÖDP kurucularından olan Sarıoğlu, bir dönem parti meclisi üyeliği yaptı.
Eserleri: Nar Taneleri Gayriresmi Portreler(2001), Doğusu Batısı Olmayan Sözcükler(1996), Terspektifler(1994).
Cumhuriyet 04.08.2008
Ah Min’el Hatır
“.... / Günbatımı! / Günbatımı! yeni konuşmaya başlayan bir çocuğun diliyle / Kolumu tutuyor Fethi Naci, şu manzaraya bak, diyor / Tam Galata Köprüsü’nün üstünde / Diyor ya, biz alıştık, yüreklerimize bakıyoruz gene de / Uykusuz gecelerimize bakıyoruz: onurun uykusuzluğu / Susturulmanın / Ve günbatımında leylek sürüsü / Hüzünlü bir görüntüyü akıtıyorlar Naci’nin yüzüne / Kırılmak ama birlikte / Birlikte, ama kırılmamak / Ve sanki kalplerimiz her yanı dökülen bir otobüste / Öyle/./ ”
ANKARA (AA) - BBP Genel BaşkanıMuhsin Yazıcıoğlu ve beraberindeki 5 kişinin hayatını kaybettiği helikopter kazasının ardından 112 Acil Yardım Servisi’ne nasıl ve hangi koşullarda ulaşılabileceği konusu da gündeme gelirken, bu konuda toplumdan birçok kişinin bilgi sahibi olmadığı belirtildi.
Buna göre il sağlık müdürlükleri bünyesinde kurulmuş olan 112 Acil Yardım Servisi, sabit telefonlardan, ankesörlü veya cep telefonlarından ücretsiz aranabiliyor. 112’ye, içinde SİM kart ve kontör bulunmayan bir cep telefonundan da ücretsiz olarak ulaşılıyor.Turkcell’in çözüm ortağı Teleses Yönetim Kurulu BaşkanıRecep Uzelli, her operatörün bunu sağlamakla yükümlü olduğunu belirterek 112’yi aramak için cep telefonunun tuş kilidini bile açmaya gerek olmadığını belirtti.
Cep telefonu operatörünün sinyalinin alınmadığı durumlarda telefonun kapatılıp, pin ekranı geldiğinde 112 servisinin aranabileceğini anlatan Uzelli, böylece en yakın ve en iyi sinyalin alındığı baz istasyonunun kullanılabildiğini kaydetti.
Net ifadeler kullanın
Günün hangi saati olursa olsun 112 arandığında gerekli görülen durumlarda belirtilen adrese 1 doktor, 1 sağlık personeli ve 1 şoförden oluşan ekip ile tam teşekküllü ambülans yollanıyor. Yetkililer, acil bir durumda 112 Acil Yardım Servisi arandığında karşıdaki görevliyle sakin şekilde, net ifadelerle konuşulmasının önemine işaret ediyor.
Bazen ilk kez karşılaştığınız olağanüstü bir güzelliğin coşkusunu yaşarken, hayıflanır insan.
Geç kalmış hissiyatı doğar.
Gecikmiş bir zaman algısıyla coşku, hayatın ayrı kefelerindedir, denge adamına göre değişir.
Yine de asıl olan yeni tanışlığın heyecanıdır...
Aslında her mevsimin, her dönemin dengesizliği söz konusuysa da sonbaharınki bir başka oluyor.
Biliminsanları yaprak dökümünün insanda biyokimyasal değişikliklere yol açtığını söylüyor, hormonların bir başka türlü çalıştığını.
Bundan ötürü belki de yolculuk hâlleri depreşti mi ne, gidiyoruz işte.
Nereye?
Yeni bir yer olsun, sonbahar hüznünü dağıtacak kadar da renkli... Kalabalıkta kaybolsak, hiçbir tanışlığa rastlamadan yürüsek öyle...
Aslında Tire hiç gitmediğim kasaba değil ama bilmediğim bir yanı var. (İlginçtir 15. ve 16. yüzyıllarda Anadolu’nun Bursa ve Kütahya’dan sonra en kalabalık ve ekonomisi en gelişmiş kentinden şimdi kasaba diye söz ediyorum)
“Kalabalık” dedik ya, neresi olur?
Mesela, pazar yeri.
Görmeden önceki bilgilerimi aktarayım önce.
Tire salı pazarının geçmişi yüzyıllar öncesine uzanıyor.
Sabahları belediye hoparlörlerinden okunan pazar duasıyla başlıyor.
Çapı dört kilometreye yaklaşıyor. Kasabanın neredeyse bütün ana sokaklarına kuruluyor.
İğneden ipliğe, ne ararsan bulunuyor.
Acılan tezgah sayısı iki, ziyaretçi sayısı yaklaşık on bin.
Yerli, yabancı turistlerin ilgi odağı.
Kuşadası‘na gelen turist gemilerinin bile tur programında...
Şimdi de gördüklerimi.
Kalabalıkta dolaşıyorum öylesine.
Git git bitmiyor.
Bu nasıl bir renk cümbüşü, bu nasıl bir sevecenlik, bu nasıl bir doğallık?
Başı yazmalı, altı şalvarlı köylü kadınlar.
Nasırlı elleriyle poşularını düzelten, ürünlerini bağırmadan, çağırmadan satmaya çalışan erkekler.
Tarladan sabaha karşı toplanmış sebzeler, otlar, meyveler ve bir tazelik kokusu.
Ev yapımı salça, tarhana, pekmez, reçel, peynir, çökelek ve yağlar.
Artık bir çok bölgede üretilmeyen el ürünleri; süpürgeler, semerler, koşum takımları.
Oyalı yazmalar, danteller, kanaviçeler, el işleri.
Bu köşede belki de en çok sulardan söz ettik. İçinden, kıyısından su geçen şehirler gerçekten bir başka güzeldir. Biraz da rakım yükseltelim...
Türkiye’nin en çok neyi anlatılmalı, diye sorarsanız ben dağları derim...
Dağlar, şiiridir doğanın... Ne zaman nasıl sesleneceği belli olmaz. Hangi mevsim hangi türküyü söyleyeceğini bilemezsiniz... Ankara’dan Adana yönüne giderken, hızla küçülen Tuz Gölü’nü geçtikten sonra karşınıza biri dikilir:
Hasan Dağı...
Yolunun Adana değil de Niğde ise, dakikalarca eşlik eder size... Selamını da bulutlarla verir. Başında hep irili ufaklı bulutlar.
Ya Kastamonu’ya giderken Ilgaz’a ne demeli... Tırmandıkça yanınızdan dev ağaçlar da koşturur. Durak yerinden nefeslenirken, aşağıya baktığınızda orman denizini tepeden izlemeye doyamazsınız. Kış günü gelin gibidir Ilgaz... Güzelim ağaçların altı-üstü beyaz bulutlarla, karlarla örülüdür.
Küre Dağları gibi var mıdır, küremizde?
İçinde neler neler saklıdır. Daracık yollardan giderken çevre sizi öylesine genişletir ki... Arada kayalıklardan fışkıran sular dağların sevinç gözyaşları gibi koşarak iner.
Hopa’dan hop deyip Artvin yönüne sapış, dağlara yapış... Dağlar bir salıncak gibi çeker de çeker... Sağınız Karadeniz solunuz dağlar deniz... Sonra dağların arasından gürleyip inen bugünlerde üzerine set üstüne set vurulan Çoruh gelir... Çoruh’un kıyısında durup soluklandınız mı; ırmaktan gelen sesler insanı bir mitingi alanı gibi çeker.
Ege’nin dağları zeybek oyunu gibidir. Usul usul yükselir usul usul iner. Ama öylesine verimlidirler ki; Ege için şu deyim yaşamın içinden süzülüp gelmiştir:
Dağlarından yağ ovalarından bal akar!
Zeytin ağaçları akıyormuş gibi durur dağ eteklerinde.
Bolu dağları otoyolla birlikte daha haşır neşirdir insanlarla. Ama koynunda neler sakladığı görülmez uzaktan. Dorukkaya birazcık ipucu verir, Abant’a söz yetmez. “Burda durma Mudurnu yolu seni bekliyor” diye fısıldar durur...
Toroslar, Anadolu’dan beraber ve solo türküler gibidir. Tek tek de güzel, sıradağlarıyla da...
Elbistan’a giderken bir yanda Binboğalar bir yanda Nurhak, insan ikisini de görmeli muhakkak...
Daha ne dağlar var, ama yerimiz dar... Mademki dağlar doğanın şiiri dedik; Zeki Ömer Defne’nin Ilgaz şiiriyle noktayı koyalım:
Yıldızlar çamlara değer de geçer,/ Gün buradan başını eğer de geçer, / Sular dizlerini döğer de geçer/ Bir Ilgaz, er Ilgaz, yar Ilgaz!..
Köy Enstitüleri kapatılmakla Türkiye ne kaybetti? Bunun yanıtı, tartışılmayacak kadar açık. Bunun yanıtı boşalan köylerde, cemaatlere teslim edilen varoşlarda. Bunun yanıtı, mahalle baskısının ve cemaatlerin gücünün hangi boyutlara ulaştığını gösteren araştırmalarda.
69. yılda, Orhan Veli’nin dizeleriyle: “Yarınlara ümitle yürüyenler bir selam uçuralım.”
Prof. Dr. İsa EŞME Maltepe Üniversitesi
Köy Enstitülerini konu alan etkinlik ve yazılarda, genellikle doğrudan bu kurumların eğitim biçimi, eğitim ortamı ve mezunlarının nitelikleri üzerinde durulur. Bunlardan belleklerde kalanlar ise, tarım, güzel sanatlar ve kültür etkinliklerine öncelik verilen uygulamalı eğitim ile eğitim mekânlarının öğrenciler tarafından yapıldığını gösteren fotoğraflardır. Kuruluşunun üzerinden 69 yıl geçmesine rağmen halen üzerinde tartışılan Köy Enstitüsü gerçeğini kavrayabilmek için resmin bütününe bakmak gerekir. Bu yapılmadıkça, Köy Enstitülerinin neden kuruldukları ve neden kapatıldıkları sorularına gerçekçi bir yanıt bulabilmek zordur.
Eğitim devriminin üç adımı
Türk aydınlanmasının omurgası eğitim devrimidir. Eğitim devriminin üç ayağından ilki 3 Mart 1924’te gerçekleştirilen Öğretim Birliği Yasası, ikincisi, 1 Kasım 1928’de yapılan harf devrimidir. Bunlar, Türk aydınlanmasının hayata geçmesi için “olmazsa olmaz” koşullardandı. Ancak Türk aydınlanmasının kalıcılığı, devrimlerin benimsenmesi ve aydınlanma dalgasının ülkenin kılcal damarlarına kadar nüfuz etmesiyle mümkündü.
Bu da nüfusun yüzde seksenini oluşturan köylünün eğitilmesini gerektirmekteydi.
Ülke genelinde yüzde 6-7 civarında olan okuryazarlık oranı köylerde çok daha düşüktü. Harf devrimine rağmen okuryazarlığın düşünülen hızda yayılmamasında en büyük etken öğretmen sorunuydu. 1930’lu yılların ortalarında, 40 bin köyün 35 bini öğretmensizdi. Öğretmen okulları yılda 300-350 kadar mezun verebiliyordu. Basit bir hesaba göre, sorunun çözümü için on yıllarca beklemek gerekiyordu. Peki bu sorun nasıl aşılabilecekti?
Önce köy eğitmen kursları
Çözüm, Cumhuriyetin kurucusu ve Türk devriminin önderi Mustafa Kemal Atatürk’ten geldi. Çözümün ilk adımı, “Köy Eğitmen Kursları” uygulamasıydı. Böylece eğitim devriminin üçüncü ayağının temeli atılmıştı. Büyük önderin ömrü, projeyi tamamlamaya yetmedi. Bayrağı devralanlar projeye sahip çıktılar. Türk devriminin gerçekleşmesinde Mustafa Kemal’in hep yanı başında olan Cumhurbaşkanıİsmet İnönü, projenin sahipleri, Hasan Âli Yücel ve İsmail Hakkı Tonguç’a destek oldu. 17 Nisan 1940’ta çıkarılan yasa ile, dünyanın en özgün eğitim atılımı uygulamaya geçirildi.
Devrimci düşüncenin adamını yetiştirmek
Enstitüler, klasik öğretmen okulu mezunu vermeyeceklerdi. Mezunların yükleneceği görevi Köy Enstitülerinin mimarlarından dönemin Milli Eğitim Bakanı Hasan Âli Yücel şu özlü sözleriyle ifade etmişti: “Biz, istiklal mücadelesinden itibaren sosyal hayatımızda yaptığımız büyük devrimleri köylere götürecek adam yetiştirmek isteriz. Çünkü, ümmet devrinin böyle bir adamı vardır. Bu, imamdır. İmam, insan doğduğu vakit kulağına ezan okuyarak, vefat ettiği vakit mezarının başında telkin verene dek, doğumundan ölümüne kadar bu cemiyetin manen hâkimidir. Bu manevi hâkimiyet, maddi tarafa da intikal eder. Çünkü köylü hasta olduğu vakit de sual mercii imam olur. Biz imamın yerine, köye devrimci düşüncenin adamını göndermeyi isteriz.”
Devrimci düşüncenin adamı Köy Enstitülerinden yetiştirilecekti. Peki devrimci düşüncenin adamı bunu nasıl başaracaktı? Bunun yolunu da, adı enstitülerle bütünleşen Tonguç şöyle özetliyordu: “Köylüye bir şey öğretebilmek için ondan birçok şey öğrenmek gerekir. Kanımızı ve iliklerimizi isteyerek köyün içine akıtmadıkça, kırk bin köyün kenarına münevver insanın mezar taşı dikilmedikçe, bu köyün sırlarını anlayamayız. Köylüyü anlayabilmek, duyabilmek için onunla kucak kucağa, nefes nefese gelmek lazımdır. Onun içtiği sudan içmek, yediği bulgurdan yemek, yaktığı tezeğin ifade ettiği sırları sezebilmek ve yaptığı işleri yapabilmek gerekir.”
Köy Enstitülerinden yetişeceklerin niteliği elbette bunlarla sınırlı değildi. Laik, ulusal, uygulamalı ve karma eğitim verilen bu kurumlarda, özgüveni yüksek, eleştirel düşünebilen, sorun çözebilen ve “Cumhuriyet için fedakâr olabilen” gençlerin yetiştirilmesi ana hedefler arasındaydı. Bu başarılıyordu.
İkinci Dünya Savaşı’nın zor koşullarına karşın ülke coğrafyasına eşit aralıklarla serpiştirilen 21 aydınlanma ocağıışık saçmaya başladı. 20 bine yakın mezun verildi. Ancak eğitim devriminin üçüncü adımının tamamlanması için en az 40 bin mezun yani 10-15 yıl daha gerekliydi. Olmadı, buna izin verilmedi. Demokrasiye geçişle birlikte, Cumhuriyetin en ışıltılı eğitim atağı olan Köy Enstitüleri projesi yarım bırakıldı.
Köy Enstitüleri neden kapatıldı?
Bu soruya cevap olabilecek en saydam açıklamalardan biri, dönemin CHP Milletvekili Kinyas Kartal’dan gelmişti. Aynı zamanda toprak ağası olan Kinyas Kartal, yıllar sonra, Köy Enstitülerinin neden kapatıldığına ilişkin soruya şu açıklamayı getirmişti:
“Köy Enstitüleri kesinlikle komünist uygulama değildi. Doğuda en yüksek eğitim gören insan benim. Köy Enstitüleri, bizim devlet üzerindeki gücümüzü kaldırmaya yönelikti. Bunu içimize sindiremedik. Benim Van yöresinde 258 köyüm var. Bunlar devletten çok bana bağlıdırlar. Ben ne dersem onu yaparlar. Ama köylere öğretmenler gidince benim gücümden başka güçler olduğunu öğrendiler. DP ile pazarlığa girdik, kapattık.”
Köy Enstitüleri kapatılmakla, “Devrimci düşüncenin adamını” yetiştiren kaynak kurutuldu. Böylece Türk aydınlanmasının, yurdun tüm kılcal damarlarına yayılması engellenmiş oldu. Sonrasında olanları zaten biliyor, konuşuyor, yazıyor ve yaşıyoruz. Köy Enstitüleri kapatılmakla Türkiye ne kaybetti? Bunun yanıtı, tartışılmayacak kadar açık. Bunun yanıtı boşalan köylerde, cemaatlere teslim edilen varoşlarda. Bunun yanıtı, mahalle baskısının ve cemaatlerin gücünün hangi boyutlara ulaştığını gösteren araştırmalarda.
69. yılda, Orhan Veli’nin dizeleriyle: “Yarınlara ümitle yürüyenler bir selam uçuralım.”
Cumhuriyet 14.04.2009
İŞÇİNİN EVRENİNDEN
ŞÜKRAN SONER
Ne Hukuku?
Birileri hâlâ ortada yargılama-ceza konusu olacak birtakım kanıtlar olmasa bu çapta operasyonlara kalkışılamayacağını söylemeye çalışıyorlar ya... İşte işin püf noktası tam da burası. Savlandığı üzere Ergenekon yargılanmaları sonucunda gerçekten bir sürü suçlu, suç örgütü, yargılanma sonucunda cezalandırma ortaya çıksa da.. Ergenekon yargılanması çerçevesinde gerçekleştirilen insan hakları, hukuk ihlalleri, yargısız infaz uygulamalarını, çok geniş kapsamlı bir kitlenin, örgütlerin yıldırılması, baskı altında tutulması gerçeğini ortadan kaldırmayacak ki...
İşin özü Ergenekon davası bundan sonra nasıl gelişirse gelişsin, sivil darbe, laik demokratik cumhuriyet, Atatürk devrimlerini savunanların kırılması amaçlı işlevi önde kalacak. Ergenekon adlı bir darbeci örgüt operasyonu yargılamasından çok, asıl vurulmak, kırılmak istenenler, ülkesini sevenler olacak.
Doğrusu kaçıncısı olduğunu hiç merak etmediğim dünkü operasyonun kapsamına, üslubuna, gerçek amaçlarına fiili sonuçları ile bakmaya çalışmak, sayısız insan hakkı, hukuk ihlali, yargısız infaz sonuçlarını görmek için yetiyor da artıyor bile... Televizyon kanalları kaçınılmaz biraz da sansasyonel gelişmelerin ayrıntısına takıldığında, istemeden verilen kimi ayrıntı bilgiler daha bir çarpıcı oluyor; Çağdaş Yaşam’ın Adana Şubesi yöneticilerine polis “Kapınıza kilit vurun gidin” deyivermiş...
Yıllardır tıbbın gerçeklerine aykırı olarak ayakta direnen, tanıdığım en üretken, çalışkan, yürekli, yaşamını başkalarına adamış, insanlık örneği insanlardan Prof. Türkan Saylan, evindeki trajik aramalardan sonra, Çağdaş Yaşam’ın bilgisayarlarındaki öğrenci burslarına ilişkin kayıtlara el konulduğunu da açıkladı... Şimdi şöyle bir arkanıza yaslanın, önyargısız, insan gibi, serinkanlı olup bitenleri düşünmeye çalışın...
***
Bildik bileli var olan, siyasal İslam, ırkçılık, ayrımcılık adına içerden ve dışardan büyük parasal destekli örgütlenmeleri, etkin çalışmalarını bir anımsayın. Örneğin Almanya, AB ağırlıklı Milli Görüş, ABD’de yerleşik Fethullah Gülen cemaati adına, bir kısmı gönüllü müritlerden, büyük çoğunluğu ticari ilişkilerde sağlanan hizmetler karşılığı toplanan dudak uçurtan paraları, nasıl kullanıldıklarını bir kefeye koyun. İnsan hakları, demokrasi, Cumhuriyet, laiklik, Atatürk devrimleri karşıtı bu örgütlenmeler, özellikle, öncelikle de gençlik yaratılması için yapılan hizmetleri, harcanan paraları... Yurtlar, burslar, Kuran kursları, cemaat evleri örgütlenmeleri ile alınan uzun yol ortada. Hepsi de yürürlükteki anayasal düzen, rejim karşıtı, hukuk dışı örgütlenmeler, parasal ilişkiler içinde... Bugüne kadar hesabı mı soruldu ya da sorulabildi ki?..
Bu arada ülkemizin geleceği, gençliği için bir şeyler yapma sorumluluğu duyanlar adına, çok gecikmeli de olsa ortaya çıkan örgütlenmeler içinde önde durmuş bir Çağdaş Yaşam var. Ülke çapında örgütlenme, çalışma sayesinde on binlerce öğrenciye, genç kızımıza burs sağlamayı başardı. Öyle illegal, siyasi amaçlarla uzaktan yakından bir ilişkisi olmadan, İdilli kızlarımız simge, yoksulluk yoksunluk, töre kıskacında okula gönderilmeyen kız çocuklarımız için okuma olanağı yaratma çalışmalarından yola çıktı. Her kademe, ağırlıklı üniversiteleri kazanmış yoksul aile çocuklarına burs bulma ile yürüdü.
Şimdi Türkan Hoca’nın sözünü ettiği burslu öğrencilere ait bilgisayar bilgilerinin Ergenekon iddianamesi içinde yeri ne olabilir? Ya da burs verenlerin listelerinin? Dünkü operasyonun, yaratılan kamuoyunun, estirilen baskı ve terörün en vahim sonucu nedir sizce? Çocuklara verilen bursların bıçak gibi kesilmesi olmasın sakın? Burs veren işverenlerin siyasi iktidar ya da mahalle baskısı altında tutulmayacaklarının güvencesi olabilir mi? Daha ağırışantaj kokuları gelmiyor mu? Dahası bir de ben senaryo yazayım; listeleri ele geçirilmiş burs alan ve burssuz kalma tehdidi altında olan öğrencilere, cemaatler adına yaklaşanlar çıkmaycak mı?
Dünkü operasyonlar kapsamında toplumsal işlevi kırılmaya çalışılan bir tek Çağdaş Yaşam değil ki... Atatürk ilke ve devrimlerine sahip çıkma düşünce çalışmaları kadar bursları ile de işlevleri olan ADD’ler var. Türkiye’nin laiklik, rejim tehdidi karşısında dik, onurlu durmuş bilim insanları, aydınları, rektörleri var. En çıplak olarak Cumhuriyet mitinglerinde öne çıkmış sivil toplum örgütlenmelerinin topunun birden hedef alındığı gözlemleniyor...
Özetle bu operasyonlar sonucunda birçok suçlu, suç örgütü ortaya çıkarılsa bile (ki süresi belirsiz yargılamaların sonucunda, sayısız iddianamelerin gidişatından anlayabildiğimiz kadarı ile geçmiş askeri darbe hukuku dönemlerinin uygulamalarının deneyimlerine de bakarak, onların hukuk tanımaz, yargısız infaz sınırlarını da aşmış bir uslupta asla olabileceğine inanmıyorum..) anayasal düzen içinde işleyen bir yargılama ve hukuk sisteminden söz edebilir miyiz? Ilımlı islam damgalı olsa bile seçimle gelmiş güçlü bir sivil iktidar döneminde, anayasal hukuk düzeni içinde, bunlara izin verilebilir mi?
Eviniz polis aramasındayken, sizin tüm sakin, aklı başında, saygılı, saygın, azimli, hoşgörülü, anlayışlı tavrınıza karşın, biz evinizin içinde değil de dışında olanlar öfkeden çıldırıyorduk! Neden mi? Çünkü toplumun temel taşlarını sarsmayı hedefleyen bir gidişatın neden sizi ve“Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği”ni hedef alabileceğini, alabildiğini görebiliyoduk!
Neden? Çünkü yaşam boyu çalışıp ürettiniz. Çünkü yaşam boyu verici oldunuz, karşılığını almadan, beklemeden verdiniz. Çünkü bu toplumun eğitimle kalkınabileceğine inandınız ve inancınız gereği çalıştınız, eyleme geçtiniz. Çünkü kız çocuklarının eğitimine önem verdiniz. Çünkü ilimi, bilimi, düşünce üretmeyi en yüce değer belleyip, o değeri çoğalttınız. Emeği erdem saydınız. İşte bu değer ve erdem saydıklarınızı yaymak için seferberlik ilan ettiniz! Başka türlüsünü yapamazdınız, çünkü Cumhuriyet veAtatürkilkelerine, hukuk devletine, demokrasiye, insan haklarına ve çağdaş değerlere inancınız sonsuzdu.
Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği sizin başlattığınız bu seferberliğin ürünü ve yansımasıdır. Biz on binler, yüz binler, milyonlar buna tanığız! Vicdanımız da tanıktır. Bilesiniz ki, başlattığınız seferberliği sonuna dek sürdüreceğiz! Çünkü sizden böyle öğrendik! Ne pahasına olursa olsun sizin başlattığınız yolda ilerleyeceğiz!
‘Yetenek’ doğuştandır. Eğitim, görgü ve birikimle kıvamlanır. Tiyatroculukta ‘hünerli/becerili’ sayılmanın önkoşuludur. Ne ki hızlı nüfus artışına karşın ‘gelişme’ süreçlerinin hızlandırılamadığı bizimki gibi toplumlarda, ‘tiyatrocu’ kimliğini ‘sanatçı’ kimliği ile bütünleyebilme yolunda, ‘aydın kişi’ olma sürecinden de geçilmesi gerekir.
Genco Erkal, tiyatrodaki 50. yılını kutladığı 2009 yılının ilk birkaç ayı içinde art arda Aydın Doğan Vakfı ve Sabancı Vakfı Kültür-Sanat Ödüllerine değer bulunduysa, bunun gerekçesi tiyatroya 50 yıldır kesintisiz olarak emek veriyor oluşu değildir yalnızca. İçinde yer aldığı yapımlara özgül ve özgün ‘imza’sını atmış bir ‘tiyatrocu’ oluşu da tek başına yeterli bir açıklama sayılmaz. Erkal’ı 50. sanat yılında doruğa taşıyan, onun ‘sanatçı’ kimliğiyle iç içe geçmiş‘aydın’ kimliğidir.
Fransızca ve İngilizce bilmesine karşın başka yabancı dilleri öğrenme yolunda harcadığı çaba, oyuncu olarak parladığı 1960’lı yıllarda ‘zafer sarhoşluğu’na ödün vermeyip İstanbul Üniversitesi’ndeki Psikoloji öğrenimini tamamlamış olması, sanatın tüm dallarına duyduğu ilgi, sahne çalışmalarında ‘bilgilenme’ sürecine ağırlık tanıması, tiyatro olayı kotarırken sezgi ile düşünce arasında sağlam bir ilişki kurma ilkesi Erkal’ın ‘aydın sanatçı’ niteliğinin yansımalarıdır. ‘Aydın’ kimliğini tamamlayan ‘toplumcu duruş’u ise -politik baskı ve enflasyon/kriz dönemlerinin olumsuz etkisine karşın- sorumluluğunu taşıdığı sahne olaylarının başlıca çıkış noktası olmuştur.
Oyuncu olarak üne 1963’te Arena Tiyatrosu yapımı‘Aslan Asker Şvayk’ ile ulaşan sanatçı, 1964’te Gülriz Sururi ve Engin Cezzar Tiyatrosu’nda sahnelenen ve ‘tarih yazan’‘Keşanlı Ali Destanı’ oyununun yönetmeni olarak ‘usta’lar arasına girmişti. 1965-67 döneminde ise A.S.T. çalışanıdır. Brecht’in ‘Arturo Ui’sinden ‘Bir Delinin Hatıra Defteri’neuzanan çizgide, Nevra Serezli ile birlikte unutulmaz kıldıkları‘Durdurun Dünyayıİnecek Var’ oyunu da yer alır.
Bugün 40. yılını sürmekte olan Dostlar Tiyatrosu’nda sahnelediği ‘Asiye Nasıl Kurtulur’, ‘Galilei Galileo’, ‘Bay Puntila ve Uşağı Matti’ gibi kalabalık kadrolu zor oyunlarda farklı oyunculuk biçemlerinde parlak yorumlar sunan sanatçının unutulmaz rolleri arasında Ayla Algan’lı‘Rosenbergler Ölmemeli’, Zeliha Berksoy’lu ‘Brecht Kabare’, Meral Çetinkaya’lı ‘İkili Oyun’, Sumru Yavrucuk’lu ‘Fay Hattı’ ve Bülent Emin Yarar ile sunduğu ‘Oyun Sonu’ bulunmaktadır. ‘Bu kez kendim için oynuyorum’ dediği ‘Oyuncu’ (‘Ben Feuerbach’), Mehmet Ulusoy’un sahnelediği ‘Kafkas Tebeşir Dairesi’, ‘Sevdalı Bulut’, ‘Simyacı’ yapımları da özeldir Erkal için. Ayrıca üç Fransız yapımında oynadığını da unutmamalı.
‘Kerem Gibi’ ile başlattığı‘solo’ oyunlar Erkal’ın gösteri dağarı içinde önemli bir yer tutar. Yıllarca Prokofieff ve Stravinski’nin -orkestra müziği ile ‘söz’ü buluşturan- yapıtlarının vazgeçilmez solisti olan sanatçının tek kişilik oyunlarıNâzım, Aziz Nesin, Can Yücel, Brecht gibi ustaların metinleriyle oluşmuştur.
Erkal’ın 70 dolayında sahne olayına emeği geçtiği görülüyor. Yalnız oyuncu ya da yönetmen olarak değil, dramaturg, çevirmen, uyarlamacı ve yazar olarak da ürettikleri onun ‘aydın’ kimliğinin tiyatro bağlamındaki göstergeleri... Orkestralarla birlikte çalışmaya yatkınlığı onu son yıllarda -müzik tarihimizin en görkemli ürünlerinden biri olan- Fazıl Say imzalı‘Nâzım Oratoryosu’ ile de buluşturdu. ‘Sivas ’93’ başlıklı belgesel çalışması ise belleklerden silinmeyecek...
Genco Erkal, tiyatromuzun 1960’lardan bu yana yazılmış tarihini oluşturanlar arasında ön sıralarda yer alıyor.
GÖRÜŞ
BEDRİ BAYKAM
Ulusum Adına Özür Dilerim Sayın Türkan Saylan…
Sevgili Türkan Saylan Hanımefendi,
Ben bu satırları kaleme alırken “12. dalga” kapsamında eviniz aranıyormuş. Bir de aynı zamanda başkanı olduğunuz ve binlerce üyesinden biri olmaktan gurur duyduğum ÇYDD’nin merkezi ve çeşitli şubelerine de baskınlar yapılmış.
Öncelikle ülkem adına, size reva görülen bu muameleden dolayı, şahsınızdan özür diliyorum. Gözaltına (“henüz!”) alınmamış olsanız da yapılan ayıbın derecesi değişmiyor. Bu ülke bu seviyede bir irtifa kaybını hak etmiyordu Sayın Saylan. Bu yaşadıklarınızdan dolayı inanın sonsuz utanç içindeyim.
Sizin evde neler bulunacağını çok iyi biliyorum. 1989’dan beri süren dostluğumuz çerçevesinde, yıllardır sizinle her türlü yakın işbirliğim oldu. Yurdun dört bir köşesinde kaç defa beraber panellere katıldık. Kaç projeyi beraber tasarladık. Bu nedenle sizi ve ülkemize yönelik tüm “niyet”lerinizi, Türkiye’de en iyi bilenlerden biriyim. Yaşadığınız “arama” operasyonu çerçevesinde, en büyük üzüntülerimden biri, büyük bir disiplinle biriktirdiğiniz arşivinize bir zarar verilmiş olmasıdır.
***
Siz, hep ülkemizin, “Çağdaş Yaşam”ın gerekleri çerçevesinde, eğitime, kültüre, Cumhuriyet değerlerine, sosyal devlete, vatandaşlarımızın sağlığına ve demokratik haklarına sonsuz bir önem verdiniz.
Evinizi arayanlar, çok ürkütücü bilgilere ulaşabilirler Sayın Saylan: Orada gözlerini kamaştıran bir aydınlanma ışığı, bitmez tükenmez bir Atatürk sevgisi ve halk sevgisi, bilime ve eğitime yönelik sonsuz bir inanç ve saygı bulacaklar. Bu değerlerin tercümesi de şöyle oluyor: Darwin kuralından, laik demokrasiden, Mustafa Kemal’in irtica üstüne sarf ettiği sözlerden, Atatürk Cumhuriyeti’nin tüm temel değerlerinden rahatsız olanlar, sizin evinizde bu rahatsızlıklarını besleyecek sonsuz malzeme bulacaklar!
Siz ve ÇYDD olarak, bu kimilerine “tehlikeli”(!) gelen faaliyetleriniz çerçevesinde, en çok gençlere ve onların eğitimine önem verdiniz. Sizin gözünüzde gençler, bu ülkenin, aydın, güler yüzlü, sağlam bir eğitim ve kişilikle yetiştirilmesi gereken sigortaları oldular. Çünkü siz hep “Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi”ne inandınız Sayın Saylan… Bu doğrultuda Cumhuriyet meşalesinin hep hukukun üstünlüğü, bilim, kültür ve Atatürkçülüğe inanan gençlerin elinde yanmaya devam edeceğine inandınız.
Siz, hep saçınızı süpürge ettiniz bu değerler için Sayın Saylan. Hastalığınızı hiçe saydınız.Kendi rahatınızı, sağlığınızı hiçbir zaman gözetmeden, gece gündüz bu değerlerin peşinden koştunuz. Bir kere daha ulusum adına size teşekkür edip ellerinizden öpüyorum.
***
Aylardır, hiç kimseyi ikna etmeyen bu soruşturma kapsamında, kendisi gibi düşünmeyen 2. Cumhuriyetçi veya (ılımlı!) İslamcı olmayan herkesi “jurnallemeye” devam eden malum medya mensuplarının, bu son operasyonu hangi keyifle izlediklerini siz de biliyorsunuz. Onlar, iddia ettiklerinin tersine, gazeteciliğin de, demokrasinin de, insanlığın da birer utanılacak müsveddeleridir. Onlara göre, Cumhuriyet mitinglerine katılan veya CHP’ye destek veren herkes suçludur! Bu kadar zavallı bir dar görüşün esiridir onlar. Fütüristik yazılarımda sözünü ettiğim “beyin okuma” yoluyla, iktidar ve malum yandaş medyanın görüşlerini paylaşmayan herkes, bu kirli torbanın içine atılmalıdır bu acınası profillere göre! Her gün sözde haber kanalları arasında dolaşan bu hilkat garibeleri medyacı değil, dinci faşist bir zihniyetin “liberalizm” kılıfıyla kamuflaja alınmış zavallı maşalarıdır.
Sayın Saylan, siz her konuşmanızda “ne şeriat ne darbe” diyerek hep dimdik ayakta durdunuz. Size ve diğer tüm Atatürkçü demokrat insanlara reva görülen muamelelerin onda biri, 28 Şubat’ta bu gruba uygulansaydı nasıl bir “demokratik” tepki verirlerdi, düşünebiliyor musunuz? “Sana yapılmasını istemediğin şeyleri başkasına yapma” diye bir söz vardır. İşte bu hem hukuk devletinin, hem de dinlerin temelinde yatan “etik” insanlık anlayışından hiç nasiplerini almamıştır bu insanlar…
Ben, ulusum adına sizden ve bu terörü dün ve bugün yaşayan başta Sayın Mehmet Haberal ve Erol Manisalı ile eski-yeni rektörler-akademisyenler olmak üzere tüm Atatürkçü aydınlardan özür diliyorum Sayın Saylan. Bir gün adalet yerini bulacak ve taşlar yerine oturduğunda, çok kişinin yüzü kızaracak! Buna eminim; derin saygılarımla…
Çağdaş Şair ve Yazarlar Derneği'nin düzenlediği 1'inci Ergin Günçe Şiir Ödülleri açıklandı. ÇAĞŞAD tarafından yazılı açıklama şöyle.
Çağdaş Şair ve Yazarlar Derneği’nin düzenlediği ve bundan sonra geleneksel biçimde her yıl verilecek olan 1.Ergin Günçe Şiir Ödülleri, 1 Haziran 2008’de yine Çağdaş Şair ve Yazarlar Derneği’nin düzenlediği 1.Çankaya Şiir Festivali’nin kapanış gecesinde Çağdaş Sanatlar Merkezinde açıklanarak kazanan şairlere ödülleri verildi.Veysel Çolak, Fadıl Oktay, Ayten Mutlu, Kemal Özer, Mahzun Doğan,Leyla Şahin ve Dadal Günçe’den oluşan seçici kurul , ödüle aday olmaya hak kazanan 105 yapıt arasından yarışmada birinciliği - Eylül Ebruları- adlı dosyasıyla Ahmet UYSAL’a verirken , Juri Özel Ödülü “Vakitler İncelikler" adlı kitabıyla Hüseyin ALEMDAR’ın oldu. Ayrıca Onur AKYIL’ ın “Kavil” adlı dosyası ve Hayettin GEÇKİN’in “Su Vakti” adlı kitabı da Övgüye Değer bulundu.
Ödül alan değerli şairlerimizi Şiirakademisi ailesi olarak kutluyoruz.
Ergin GÜNÇE (1938-1983)
1938 yılında Giresun’da doğdu. İstanbul Erkek Lisesi'nden sonra Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni bitirdi. Ekonomi ve planlama konularında Londra'da master, Paris'te doktora yaptı. Yurt dışında ekonomi ve pazarlama uzmanı olarak çalıştı. Bir süre Başbakanlık danışmanlığı yaptı, Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nde öğretim görevlisi olarak çalıştı. 16 Ocak 1983’te Paris'ten dönüşü sırasında Esenboğa Havaalanı'nda meydana gelen uçak kazasında öldü.
Şiire lise yıllarında başladı. İkinci Yeni çizgisinde motifler taşıyan şiirlerinde kendine özgü bir renk ve imge dünyası yarattı. Şiirleri ve yazıları; Değişim, Dost, Papirüs, Yeni A gibi dergilerde yayımladı. 'Genç Ölmek' adlı kitabı 1966 yılında çıkan şairin tüm şiirleri ölümünden sonra 'Türkiye Kadar Bir Çiçek' adıyla yayımlandı. Anısını yaşatmak için, Çağdaş şair ve Yazarlar Derneği ile ailesi, ilki bu yıl yapılacak olan "Ergin Günçe Şiir Ödülü" düzenlendi.
Yapıtları: Gençölmek (1964) Türkiye Kadar Bir Çiçek (Bütün Şiirleri 1986)
Ahmet UYSAL (1938- )
Balıkesir'e bağlı Savaştepe ilçesinde doğdu. Savaştepe Köy Enstitüsü'nü , Gazi Eğitim Enstitüsü Eğitim Bölümü'nü bitirdi. Yozgat'ta öğretmenlik, ilköğretim müfettişliği yaptı. Bursa'da Eğitim Enstitüsü'nde yöneticilik yaptı ve İlköğretim müfettişliğinden emekli olarak Balıkesir'e yerleşti.
Edebiyat dünyasına şiirle giren Uysal,Yaklaşım (Balıkesir), Düşlem (Bursa) adlı dergilerin de kurucuları arasında yer aldı. Şiirleri, Şairler Yaprağı, Demet, İmece, Çaltı, Türk Sanatı, Varlık, Ardıçkuşu, Bahçe, Damar, Kıyı, İnsan, Morca, Çağdaş Türk Dili, Pencere, Söylem, Yaşasın Edebiyat, Şiir-lik gibi dergilerde yayımlandı. İlk kitabı Mapusane Şiirleri Antolojisi (1974)'nde sol siyasal nedenlerle yargılanmış, tutuklanmış şairlerimizin kimliklerini, eylemlerini ve şiirlerinden konu ile bağlantılı örnekleri derledi. Çocuklar için pek çok masal, öykü şiir ve roman yazdı. Cumhuriyet, Politika, Akşam, Yeni Halkçı adlı gazetelerde; Yeni Toplum, Yeni Dönem, Dönemeç, Türk Dili, Sesimiz, Oluşum, Türkiye Yazıları gibi gazete ve dergilerde eğitim, edebiyat ve çocuk kitapları üzerine yazılar yazdı.
Yapıtları : Eğri Büğrü ile Tepesi Delik (çocuklar için, 1990) Kuşgölünde Günler (çocuklar için, 1996) Sularla (1959) Uzak Yazlarda (1998) Acının Gümüşü (1999)
Ödülleri : 1998 Ceyhun Atuf Kansu Şiir Ödülü
1999 Yunus Nadi Şiir Ödülü (1999) 1992 Damar Edebiyat Dergisi / Çankaya Belediyesi Çocuk Şiirleri Yarışması (1992) - ikincilik - 2008 Ergin Günçe Şiir Ödülü / Eylül Ebruları adlı dosya ile
Hüseyin ALEMDAR (1962- )
1 Mart 1962’de Trabzon/Araklı’da doğdu. Araklı Lisesi’ni bitirdi (1980). Mimar Sinan Üniversitesi’nde fotoğraf ve sinema okudu, bıraktı (1989-1991). Babasıyla birlikte sinema sektöründe senaryo yazarı, yönetmen yardımcısı, kast sorumlusu ve yapım koordinatörü olarak görev yaptı (1983-1992). Aralıklarla ofis yönetiminden editörlüğe, yayıncılıktan reklamcılığa, hayvancılıktan seracılığa çeşitli işlerde çalıştı. 2004’ten bu yana “tam hizmet” bir reklam ajansında “Düzeltmen” olarak çalışıyor.
İlk şiiri 1982’de Oluşum dergisinin ekim sayısında yer aldı. İlk senaryosu ise başrolünü Müslüm Gürses’in oynadığı “Yıkıla Yıkıla” adlı bir yeşilçam filmidir (1986). 1982’den başlayarak Oluşum, Varlık, Adam Sanat, Milliyet Sanat, Hürriyet Gösteri, Broy, Yeni Düşün, Yaşasın Edebiyat, Yazko Edebiyat ve Şairin Atölyesi gibi dergilerde hemen her ay şiirleri yer aldı. Sonraki yıllarda Uç, Öküz ve Hayvan gibi dergilerde yayımlanan “sinema” ve “vefa” şiirleriyle dikkat çekti. 2005-2007 yılları arasında ise Esmer dergisinde düzenli olarak “doğu”, “vakit” ve “ölüm” üzerine şiirler yazdı (33 sayı). İlk kitabı Toplanmış Sevgi Ölüleri ile 1985 Akademi Kitabevi Şiir Başarı Ödülü’nü, “Cemal Süreya İçin On Beş Prelüd” ile bir defaya mahsus verilen 1990 Yunus Nadi Ödülleri / Cemal Süreya Jüri Özel Ödülü’nü ve “Vakitler İncelikler” adlı dosyası ile de İş Bankası Kültür Yayınları 2007 Attilâ İlhan Şiir Ödülü’nü kazandı. Şair ve sinemacı Orhon Murat Arıburnu (1918-1989) anısına şiir ve sinema dallarında düzenli olarak 15 yıl verilen Arıburnu Ödülleri’nin kuruculuğunu ve yöneticiliğini üstlendi; şair ve denemeci Cemal Süreya (1931-1990) anısına kurulan Cemal Süreya Kültür Derneği’nde kuruculuk, Cemal Süreya Şiir Ödülü’nde ödül sekreterliği yaptı. Kurduğu Hera Şiir Kitaplığı ile ellinin üzerinde kitap yayımlayarak, genç şairleri kitap yayımlamaya özendirdi.
Yapıtları: Toplanmış Sevgi Ölüleri (1986) Gecede Gülümseme (1987) Aşk ve Prelüdler (1993) Ten Kitabı (2000) Hüzün Kitabı (2000) Sinema Kitabı (2000) Vakitler İncelikler (2007).
Ödülleri: 1985 - Akademi Kitapevi Şiir Ödülü / Toplanmış Sevgi Ölüleri ile 1990 - Yunus Nadi Ödülülleri / Cemal Süreya Jüri Özel Ödülü 2007 - AttilÎlhan Şiir Ödülü (İş Bankası) / “Vakitler İncelikler” adlı dosyası ile 2008 Ergin Günçe Şiir Ödülü - Juri Özel Ödülü / “Vakitler İncelikler" ile
Hayrettin GEÇKİN (1956- )
24 Ocak 1956'da Artvin'in Şavşat İlçesine bağlı Çoraklı Köyü'nde doğdu. İlkokulu köyünde bitirdi. Artvin ilköğretim Okulu'ndan mezun oldu. Samsun ve Kocaeli'de öğretmen olarak görev yaptı. Anadolu Üniversitesi ön lisans ve lisans bölümlerini tamamladı. 1999'da emekli oldu. Emeklilikten sonra da çeşitli kurumlarda öğretmenlik yapmayı sürdürdü. Halen özel bir öğretim kurumunun yöneticiliğini yapan Geçkin, TYS üyesi.
Şiir ve yazıları Ada, Ahenk, Berfin Bahar, Çalı, Şair Çıkmazı, Uzak Ülke, Öküz, Bizim Sanat, Eski, Tay ve Varlık, gibi çeşitli edebiyat ve sanat dergilerinde, Yeni İmece ve Kocaeli Demokrat Gazetesi’nde yayımlandı.
Yapıtları:
Şiirkondu (1997) Düş Lekeleri (2001) Bir Uçurum Arka Çıktı Bana (2004) Su Vakti (2007) Beni Nereye Götür (2007)
Ödülleri: 2002 Başaran Şiir ödülü -ikincilik- / "Düş Lekeleri" ile 2008 Ergin Günçe Şiir Ödülü -Övgüye değer - / “Su Vakti” adlı kitabı ile
Onur AKYIL (1980- )
- Kendi anlatımıyla Onur Akyıl -
80’de doğdu. 86’da ‘kurum’la tanıştı. 08’de kendini özgür hissetti. Turizm, Sinema, Edebiyat ve İşletme terk. Sahne Sanatları / Dramatik Yazarlık / Dramaturgi’den mezun.. Dergilerde görüldü;99,08 Varlık’ta görüldü;01 ( Veysel Çolak, Ustaların Seçtikleri) Bazı dergilerin de görünmesini sağladı. 99,08 Ama hala 0-0’da ısrar ediyor. Şiirden Yayınları 02,08 içinde bir kitabını yayımlayacak: “Vietnam Mektubu”.
Yapıtları:
MAVİ ŞİİR KORUNAĞI
koru onu sutüvenim;
mavi göklerinle koru,
alnında köpüğün yalbırdasın,
gökçe serpintin
dökülsün omuzlarından
çakıl taşları ser ıslak,
yürüdüğü yollar ışısın,
yaz mavisi otlarınla dokun
yüzünün aydınlığına,
büyülü ıssızlığını kat
tılsımına bürünsün harfler.
öpücüklü ipeğinle
süsle gömleğini ki,
ipekten ince olsun dili,
sularından saydam olsun
söylediği ezgiler...
Ahmet UYSAL
(Ödülü kazandığı şiir dosyasından)
***
EVVEL ZAMAN ŞAİRLERİ
NECATİGİL
Sokaktan eve taşırdı İncecik kırgın bir aşkı
EDİP CANSEVER
Mendilinde kan sesleri De bıraktı Edip Abi
TURGUT UYAR
En güzel ona uyardı Büyük Saat, erken durdu Kayayı Delen İncir'in Yurduydu onun da yurdu
CEMAL SÜREYYA
Çiçek dolu şapkasıyla Hep güvertede oturdu Ölümünden sonra bile Cıgarası yandı durdu
CAHİT KÜLEBİ
Mavi bir türkü söyledi Bergüzâr oldu Külebi
NÂZIM
Yeryüzüne bir kez gelir Adı Nâzım olan şiir
Ahmet UYSAL _________________ ''...durmaksızın giden şey, zaman değildir;ama siz öyle düşünürsünüz...'' yaşlı bilge
“Kuruluşunun 70. Yılında Bir Toplumsal Değişim Projesi olarak Köy Enstitüleri Sempozyumu”nun amacı; özgün bir eğitim sistemi oluşturan Köy Enstitülerini anlamak ve eğitim yöntemlerini bilimsel bir bağlamda ele almak, yetiştirdiği aydın, sanatçı, bilim adamlarını bir araya getirerek onların birikimlerini paylaşmak, Köy Enstitülerinin gelecek kuşaklara tanıtılması ve bu çabanın sürdürülmesi için gerekli çalışmaları bilimsel bir bakış açısıyla tartışmaktır.
Düzenleme Kurulu
Düzenleme Kurulu
Prof. Dr. Bahri GÖKÇEBAY
Nihat TARAKÇI
Mehmet SAYDUR
Emin ARIK
İlknur TÜRKKAAN
Mehmet GEMALMAZOĞLU
Fikri UZUN
Mirati MADAK
Anıl ÇOKGÜRSES
Murat KILIÇ
Ulaş ÖZER
Yrd. Doç. Dr. Selda POLAT
Bilim Kurulu
Bilim Kurulu
Dr. Alper AKÇAM
Dr. Niyazi ALTUNYA
Prof. Dr. Mustafa APAYDIN
Talip APAYDIN
Hayri ASLAN
Dr. Kemal ATEŞ
Erdal ATICI
Mehmet BAŞARAN
Cengiz BEKTAŞ
Prof. Dr. Mualla Bilgin AKSU
Cavit BİNBAŞIOĞLU
Fügen ÇETİNER
Prof. Dr. Zeki ÇUBUK
Prof. Dr. Osman DEMİRCAN
Prof. Dr. Seçkin DİNDAR
Ali DÜNDAR
Oktay EKİNCİ
Yrd. Doç. Dr. Haluk ERDEM
Öğr. Gör. Kamuran Semra EREN
Prof. Dr. İsa EŞME
Mustafa GAZALCI
Yrd. Doç. Dr. Firdevs GÜMÜŞOĞLU
Aydın ILGAZ
Prof. Dr. Cahit KAVCAR
Zekeriya KAYA
Prof. Dr. Ayfer KOCABAŞ
Prof. Dr. Kemal KOCABAŞ
Prof. Dr. Oğuz MAKAL Mahmut MAKAL
Prof. Dr. Rıfat OKÇABOL
Prof. Dr. Özer OZANKAYA
Turgut ÖZAKMAN
Turan ÖZLÜ
Varlık ÖZMENEK
Yrd. Doç. Dr. Seçkin ÖZSOY
Prof. Dr. Hasan PEKMEZCİ
Prof. Dr. Songül SALLAN GÜL
Zeki SARUHAN
Mehmet SAZAK
Prof. Dr. Sedat SEVER
Prof. Dr. Nezihe ŞENTÜRK
Dr. Engin TONGUÇ
Pakize TÜRKOĞLU
Prof. Dr. Ali UÇAN
Prof. Dr. Meral UYSAL
Öner YAĞCI
Prof. Dr. Gülen YALÇIN
Prof. Dr. Binnur YEŞİLYAPRAK
Yrd.Doç.Dr.Hüseyin YOLCU
Canan YÜCEL ERONAT
Dr. Güzel YÜCEL
Prof. Dr. Necmi YÜZBAŞIOĞLU
(Soyadı alfabetik sırası izlenmiştir)
Onur Konuğu
Onur Konuğu
Prof. Dr. Server TANİLLİ
Bildiri Konuları
Çağdaş Eğitim Kurumları ve Köy Enstitüleri
Köy Enstitüleri ve Eğitimde Pozitif Ayrımcılık
Köy Enstitüleri ve Günümüzde Öğretmen Yetiştirme
Köy Enstitülerinden Günümüze Eğitimde Demokrasi
Köy Enstitüleri ve Karma Eğitim
Köy Enstitüleri ve İş Eğitimi
Eğitimde Nitelik ve Köy Enstitüleri
Köy Enstitüleri, Sanat Eğitimi ve Yaratıcılık
Köy Enstitüleri, Yatılı Bölge Okulları ve Taşımalı Eğitim
Köy Enstitülerinden Günümüze Yeni Modeller
Türkiye/de Eğitimin Güncel Sorunlarına Köy Enstitüleri Penceresinden Bakmak
Bir Eğitim Devrimcisi Tonguç ve Köy Enstitüleri
Aydınlanmacı Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel ve Köy Enstitüleri
Mustafa Necati ve Cumhuriyet Eğitim Devrimi
Türkiye’de Meslek Liseleri ve meslek Yüksek Okullarına Köy Enstitüleri Penceresinden Bakmak
Köy Enstitüleri ve Okuma Sevgisi-Okuma Alışkanlığı
Bildiri Yazım Kuralları
Bilidiri yazım kuralları daha sonra duyrulacaktır.
Bilidiri özeti alınmayacaktır.
Katılımcıların bildirilerle birlikte bir adet vesikalık fotoğraflarını elektronik ortamda göndermeleri gerekmektedir.
Konaklama ve Ulaşım
Bildiri sahiplerinin yol giderleri kendilerine ait olup, konaklama ve yemek giderleri Sempozyum Düzenleme Kurulu’nca karşılanacaktır.
Önemli Tarihler
Sempozyuma Katılım İçin Son Başvuru Tarihi
:
15 Mayıs 2009
Bildirileri Son Gönderme Tarihi
:
09 Ekim 2009
Sempozyum Başlangıç Tarihi
:
15 Nisan 2010
Sempozyum Bitiş Tarihi
:
17 Nisan 2010
Adı Soyadı
* Bu alanı doldurmak zorunludur.
Ünvanı
Kurum Adı
Adresi
E-posta
Girilen e-posta adresi geçerli değil* Bu alanı doldurmak zorunludur.
Aziz Nesin’i hiç sevemedim. Ateist, yakışıksız, solcu olduğundan değil. Yalan konuştuğunu, olayları abarttığını, olmayacak konulu öykü ve yazılar yazdığını sandığımdan…
Yazdığı öykülerin, söylediği sözlerin doğruluğuna inanmak için, benzeri olayları yaşamak gerekiyormuş meğer.
Başıma gelen, öncekileri beşe katlayan olayı yaşayınca, Aziz Nesin’e saygı duydum.
Zaten birçok kişi, hakkında haksız ve yersiz düşündüğü, konuştuğu, olayların O’nun dediği doğrultuda geliştiğini gördüğünde, ruhuna mevlit okutmaya kalkışmadı mı?
Büyük adammış “ vesselam”.
***
Bahçeli Öğretmen Evleri; Kastamonu’da kurulan ilk kooperatif evlerinden. Benimde, edindiğim ilk evim, ilk göz ağrım. Bu evler çabuk yaşlandı. Son yılların lüksüne yenik düştü, büyük oranda boşaldı. Çoğu kiraya verdi, kimi de sattı. Ben satmadım, kiraya da vermedim. Kıyamadım. Yaz aylarında her hafta sonu, kış aylarında da ara sıra uğrar, yüzünü görür, bahçesinde oturur rahatlarım. Bir iki hafta gitmedim. Eşimde engelledi. “Ne edeceksin buz gibi evde, meyve yok, çiçek yok” diyerek.
Geçtiğimiz hafta sonu; içim rahat etmedi. Eşimi de razı ettim birlikte gittik.
Kooperatifin kurulup, yapıların yapılışı aşamasında, Mehmet İhtiyar’ın kazma kürekle eşip, yeni model borularla Açık Maslak yakınlarından büyük oranda kendi çabalarıyla getirdiği, Kastamonu’nun en katıksız suyundan su kabımızı dolduracak, “ayağa dolaşan” birkaç eşyayı da “aradan çıkartacaktık”. Öyle de yaptık. Ben su doldururken, kapıyı eşim açtı. Suyu doldurup yanına vardığımda; elime bir zarf uzattı. “Kapıdaymış” dedi. Zarf; “sevimsizdi”. Resmi bir yerden, tatsız bir haber getirdiği; boyutundan, renginden, kalitesinden, üstündeki kırmızı soğuk mühür izinden belliydi. Zarfın penceresinden görünen, ad ve adres doğruydu. Serpen yağmurdan, zarfta, içindeki kâğıtta ıslanmış, zarf kendi kendine açılmıştı. İçindeki beyaz kâğıdı aldım, yırtmadan özenle açtım okudum. Yazı “aynen” şöyleydi:
T.C
SOSYAL GÜVENLİK KURUMU BAŞKANLIĞI
Sosyal Sigortalar Genel Müdürlüğü
Kamu Görevlileri Emeklilik İşlemleri Dairesi Başkanlığı
17 / 02 / 2009
SAYI: B.07.1.EMS.1.013.11.05/ 45.331.082.0
KONU: Kesintilerin Bildirilmesi
2. İCRA MÜDÜRLÜĞÜNE
MERKEZ/KASTAMONU
İLGİ: 15/01/2009 Tarih ve 2008/3801Sayılı Yazınız
Kurumumuz 45. 331.082.0 sicille EMEKLİ aylığı almakta olan
FİKRİ UZUN
İlgili yazınızla bildirmiş olduğunuz 477. 13 Yeni Lira borcu kayıtlarımıza işlenmiş olup, gerekl
Kesintiye MAYIS 2009- devre aylıklarından itibaren başlanacaktır.
Yapılan kesintiler, devresinde icranız adına yatırılacaktır.
Bilgilerinizi rica ederim.
Alacaklı: BURHAN HIZEL
Not
BİLGİ: FİKRİ UZUN
İNÖNÜ MH BAHÇELİ ÖĞRETMEN EVLERİ 2SK N: 15
KASTAMONU
Varide:4546779
Kullanıcı: SOLMAZC
Adres ve kimlik benim, borç benim değildi.
Yırtılmaması için, kâğıdı koynuma soktum, kurumaya bıraktım.
1Nisan olsa, şaka olasılığı vardı da, 1Nisan değil, 1 Mart 2009 Pazardı.
Kâğıdı okuyalıdan bu yana, olay bir saniye olsun aklımdan çıkmadı. Ne olabileceğini düşündüm, içinden çıkamadım.
En mantıklı yol, beni icraya veren Kastamonu 2. icra müdürlüğüne gitmekti. Gittim. Dosyalar ve mağdurlar arasında kimin kim olduğu belli olmayan odada, bir süre bekledim, çevreyi izledim. Kime başvuracağımı yine bilemedim. Yakınımda, hiçbir şey yapmadan dikilen, o yana bu yana çaktırmadan bakan gence:
“Görevli misiniz”? dedim.
“Yok amca, ben de sıra bekliyorum” dedi. Aslında o genci, “koruma görevlisi” sanmıştım. Şöyle çevreme baktım…
“Numara falan mı alınıyor” dedim.
“Yok amca, gözünü açan işini görüyor” dedi. Bir süre, “gözümü açamadım”, çevreyi izledim. Başında bir kişi olan bir bayanın karşısına dikildim. Yüzüme baktı,
“Ne var” der gibi.
“Bana bir yazı geldi, bu yazının benimle ilgisi yok” der demez, sağ olsun;
“Şoraya geç, bekle” dedi. Orası, tezgâhın arkasıydı. Geri döndüm, “orada” bekledim. Çok geçmedi, başvurduğum bayan geldi, elimdeki yazıyı aldı, esas dosyayı getirtti, kimliğimi istedi, baktı baktı:
“Fikri Uzun sen misin”?
“Benim”
“Baba adı Bayram”
“Evet”.
“Doğum tarihi 1945”
“Doğru”
Getirttiği dosya ile karşılaştırdı,
“Ee bu sensin”
“Hanımefendi; kimlik bilgileri, adres doğru, benim böyle bir borcum yok. Bunu kim uydurdu, anlayıp dinlemeden beni nasıl icraya veriyorsunuz. Şimdi “icralık adam” olarak sicilime işlenecek. Hiçbir uyarı duyuru yapmadan, bilgi vermeden, araştırıp soruşturmadan “Borcunu ödemeyen adam” damgası vurulur mu? Ya oturmadığım eve gitmeseydim, bu kararı görmeseydim. Böyle adalet, böyle yetki, böyle hukuk olur mu? Benim suçum ne”?
“Seni icraya biz vermedik beyefendi. Alacaklının avukatı talepte bulunmuş, biz de talebi uygulamışız. O’na git, derdini ona anlat, işini o halletsin” dedi, dosyayı kapattı. Yapacak bir şey yoktu. Oldu olmadı, “görevli memura hakaretten, “içeri girmek” bile vardı.
Hemen, düzeleceğini umarak, Avukatın bürosuna gittim. İki katı çıkmak kolay olmadı. Avukatlık Bürosunun kapısında birkaç avukatın adı yazılıydı. İçeri girdim, iki bayan bir erkek oturuyor, sorunu olanlarla konuşuyorlardı. Memur mu, memure mi, yetkili mi olduklarını bilemedim. Sorulmazdı da.
Boşalan bayana zarfı uzattım:
“Bu zarf bana geldi. Olayla hiçbir ilgim yok” dedim.
Zarfı açtı baktı:
“Sen 2. İcra Müdürlüğüne gideceksin. Bizimle bir işin yok” dedi
“Hanımefendi; ben 2. İcra Müdürlüğünden geliyorum. Alacaklının avukatıyla görüş, “takibatı ancak O durdurur” dediler. Avukat …… ……….. görüşmek istiyorum” dedim.
“Avukat Bey müsait değil, biz yardımcı olalım”.
“Beni icraya siz vermişsiniz. Hakkımdaki icra kararını siz kaldıracakmışsınız” dedim.
“Bizim öyle bir yetkimiz yok” dedi.
İsrarla:
“Beni icraya siz vermişsiniz, kaldırmak ta sizin göreviniz olmalı” dedim. Bir iki yere telefon etti:
“O beyin yanına gidin, işinizi halledecek” dedi. “O bey,” dediği, az ötesinde oturan delikanlının başında iki kişi vardı. Konuştuklarını oturduğum yerden duydum. Onlar da icralık olmuş, üç beş gün “idare” etmelerini istiyorlardı. Delikanlının başı boşaldı.
“Gel amca” dedi. Kimlik kontrolü yapıldı, konu açıklandı. Kimliğe diyecek yoktu da, konu benimle ilgili değildi. Alacaklının adı ve adresini okudu, tanıyıp tanımadığımı sordu. Tanımadığımı belirttim. Alacaklı adama telefon açtı. Bayram oğlu 1945 doğumlu Fikri Uzun’u tanıyıp tanımadığını sordu. Ben yanıtını duymadım:
“’İşçim satmış, senedi o almış’ diyor” dedi. Baktım iş çözüme gitmeyecek, sarpa saracaktı.
“Ben avukat bey’le görüşeyim”
“Avukat bey’in yapacağı bir şey yok”.
“Olsun. Belki konuyu çözmek için avukat olarak tutarım. Görüşmek istiyorum.”
“Otur hele otur”.
***
“Buyrun, avukat bey sizi bekliyor” dedi, kapısını gösterdiler. Tıklayıp girdim. Oturuyordu. Ben de oturdum:
“Ne var ne istiyorsun”? dedi. Olayı anlattım, bu icralık olayla ilgim olmadığını söyledim. Avukat bey de kimlik denetimi yaptı:
“İcra Müdürlüğüne alacaklıyla ve borçla ilgin olmadığını belirten dilekçe vereceksin. İncelenecek. Sen değilsen icra işlemi duracak, dosya kaldırılacak. Hem ben seni tanımıyorum. Yalan söylemediğini ne bileyim”?
“…………………………………. Avukat Bey, ben önce 2. İcra Müdürlüğüne gittim. İcraya verenin siz olduğunu, icrayı da sizin kaldırabileceğinizi belirttiler. Peki, ben oturmadığım evime gitmeseydim, zarfı görmeseydim ne olacaktı? Hangi bilgilere, kanıtlara dayanarak borçlunun ben olduğum kanısına vardınız? Benim onurum, haysiyetim ne olacak. Anlayıp dinlemeden, doğruluğunu saptamadan icraya nasıl verdiniz”?
“Nüfusa yazı yazmışızdır, senin adını vermişlerdir. Takibatı senin adına yapmışızdır… Peki, senetteki imza benim değil diyorsun, at bakıyım şuraya bir imza”.
“Atarım da, atmam” dedim, bürodan çıktım.
Ne yapmalıydım?
Savcılık geldi aklıma. Savcılığın da böyle işlerle ilgilenmediğini anladım. Çaresiz, 2. İcra Müdürlüğüne geri döndüm. Önerileri üzerine; bu işle ilgim olmadığı konusunda bir dilekçe yazıp verdim. İşleme koyduklarını söylediler.
Bu hukuksuzluğu hangi hukuka dayanarak uygulamaya koyduklarını, sorumlusunun kim olduğunu, hangi kanıtlara dayanarak böyle bir “takibatın” başlatıldığını ve sonuçlandırıldığını merak ediyorum.
“Ne var bunda, burası Türkiye, olur böyle şeyler” sözünü yeniden duymak yerine:
“Burası Türkiye, OLAMAZ böyle şey” sözünü duymak istiyorum...
Fikri UZUN'un Diğer Öyküleri: ________________________
Bakırcı Osman, Kırk Çeşme Mahallesinden çıktı, ağır adımlarla Uzun Sokağa indi.
“Ne hızlı değişim oldu. Çocukluğumda şu caddeler, sokaklar ne kadar tenhaydı. Tezgâhlar kurulur, urgan bükülürdü. Şu dev yapıların yerleri bahçeydi. Gençliğimde bu beton binalar, sıralı dükkânlar yoktu” dedi.
Bey Hamamının önünden, Askerlik binasının yanından geçti. Askerlik Binasını iyice süzdü. Asker, taş binaya iyi bakmıştı.
Yeni düzenlenen Cumhuriyet Parkına geldi, boş bulduğu belediye oturağına oturdu. Yanına oturan, kalkıp gidenler oldu.
“Nerede o eski konaklar, ahşap evler” dedi, Kale eteklerine, Çay boyuna bakan Osman Usta.
Alışılmışın dışında, her yanı fotoğraf kaplamalı iki minibüs geçti karşı yoldan. Az sonra, bir tane de beri yoldan. Karşı yoldan geçenlerin beri yola dolaşası olmadı.
Gözü önünden geçen minibüsün her yanına yapıştırılmış fotoğrafları tanıdı.
Geçmiş seçimleri anımsadı. Yere atılmış, günlerce süpürülmeyen kâğıtlar, çay üstüne karşıdan karşıya gerilmiş bayraklar, geldi gözünün önüne.
Düşmeden yürümeye özen gösteren Hasan Onbaşı geldi, çarşı yönünden yanına, bastonuna dayanarak.
Buyur etti, Osman Usta, Hasan Onbaşı’yı.
İki gün önce tanışmışlardı aynı yerde. Osman Usta bakırcı, Hasan Onbaşı, urgancıydı. Bükülmüş hazır halatları, urganları, kınnapları, yularları alır, toptan satardı. Kendi deyimiyle: “Naylon çıkalı, işin tadı tuzu, kendirin kokusu kalmamıştı.”
Osman Usta, bakıra istediği şekli verir, yaptığı kaplar aranırdı. Gelmişten geçmişten, kıtlıktan yokluktan, boynu bükük kalmaktan, oğlandan gelinden konuştular.
Hasan Onbaşı, ellerini bastonunun, çenesini de ellerinin üstüne koydu, gözünü bir noktaya dikti, gençliğini, çocukluğunu, zor geçen yıllarını anımsadı. Doya doya anımsayamadan, başka bir sahne geliyordu gözlerinin önüne.
Ayakucundan tek başına gezinen bir güvercin geçti. Yerdeki çekirdek kabuğuna bir dıdık attı, bıraktı. Belli ki içi boştu.
Şerife Bacı ve Atatürk Anıtının önünde bir kalabalık belirdi. Biri anıtı göstererek konuşuyor, ötekiler ona bakarak dinliyorlardı.
Hasan Onbaşı doğruldu, değneğinin ucunu yere iki kez vurdu. Kamburlaşmış belini, olabildiğince doğrultmaya çalıştı, doğrulabildiğince doğruldu, değneğin ucunu yere bir kez daha vurdu. Osman Ustadan yana baktı:
“Osman; sen askerliğini nerede yaptın”?dedi.
“Trakya’da” dedi, Osman Usta.
“Ben Erzurum’da yaptım. Nereyi kazsan toprağın altı top mermisi, martin gapcuğu” dedi, Hasan Onbaşı. İkisi de askerlikleri dışında, yöreleri dışına çıkmamış, askerlik anılarını hiç unutmamışlardı.
Osman Usta, babasının anlattıklarını anımsadı. Babası askerliğini Edirne’de yapmış, yarı aç yarı tok, komutanları ve tüm arkadaşlarıyla birlikte, hiç soyunmadan altı ay eğni başıyla yatmışlardı.
“Şükür bu günleri bize hazırlayanlara” dedi.
“Şükür ki şükür” dedi Hasan Onbaşı. Durdu, durdu. Belli belirsiz başını aşağı yukarı salladı:
“O gün öyle olmasaydı, bu gün böyle olamazdık” dedi.
Karşılarındaki süs ağacının dibinde iki çocuk itişmeye başladı. Kalkıp ayırmak geçti içlerinden. Kalkmadılar. Çocuklar, birbirinin yakasından yapıştı, kollarıyla birbirini itti, bırakmadı, birbirlerini birbirlerine yaklaştırmadılar. Yakalarını bıraktı, boya sandıklarını ellerine aldı, birer köşeye oturdular. Fırçalarının tersini sandıklarına vurdu, ayakkabı boyatacaklara, orada olduklarını duyurmaya çalıştılar.
***
“Misçi” geldi Hasan Onbaşıyla Osman Usta’nın yanına. Üstlerine şırıngayla mis pompaladı. “Pompalama” demedi, yüz vermediler.
Simitçi geçti önlerinden.
Susamlı simit, mis gibi koktu.
“Nerede onu yiyecek diş” dedi, Osman Usta.
Ne dedikleri belli olmayan parti propaganda arabaları, aralıksız gelip geçiyordu, karşı ve beriki yoldan.
Osman Usta, bile bile:
“Derdi ne bunların Hasan”?dedi.
Hasan Onbaşı anladı.
“Oy oy, oy istiyorlar” dedi. Aslında Osman Usta da biliyordu da, neden gezdiklerini, propaganda, yaygara yaptıklarını, Hasan Onbaşı’yı konuşturmaktı amacı. Konuşmadı Hasan Onbaşı.
Ne seçimler, ne vaatler, ne beceriksizlikler, tutmayan ne tahminler görmüştü. Ne umut kırıklığına uğramıştı.
***
Köprübaşında saatlik, günlük iş bekleyen işçiler, çayın üstüne iki geçeli gerilen, sallandıkça birbirine dolaşan parti bayraklarına bakıp güldüler.
İş bekleyenlerden birisi olan “Deli Zeki”, cebinden Malbora paketini çıkarttı, içinden bir sigara çekti yaktı. İki yanına baktı, kendisine bakan yoktu.
Taşıtlar geçiyordu yoldan. Karşıdaki, eski “Bakır palas” şimdiki balıkçı önünde duran olmadı. Duran olsa, hemen koşup arabayı dolayı geleceklerdi.
Kim gözünü açarsa işe o giderdi.
***
Yukarı Pazar’da, çeşmenin karşısındaki Fanilacı Makbule’nin kapısı çalındı. Makbule, makine başından kalktı, üstünü başını düzeltti, alt kata indi, dış kapıyı açtı. Kucağındaki bir tomar kâğıdın içinden, bir kâğıt verdi kapıyı çalan.
Konuşmadılar.
Kâğıt kadar, kâğıttaki gülümseyen fotoğrafta kaliteliydi. Kâğıdı ayakkabılığın üstüne koydu, alt kata inmişken bir kova talaş bastı, üst kata çıkarttı. Alt kat kirada, kendisi üst katta oturuyordu.
***
“Ihlamur iç başkanım” dedi, deneyimli olduğu herkesçe bilinen “partici”, sesi kısılan başkan adayına. Ve ekledi:
“Açık ara ile seçimi alıyoruz evvel Allah başkanım”.
Başkan adayı, hülyaya daldı. Bu kez olacaktı. Belediye Meclisinde çoğunluğu alırsa, tasarılarını engelsiz uygulardı.
O da insandı.
Uykudan uyanır gibi kalktı, seçim boyu, ücretli çalıştırdığı ocakçıya:
“Bir kahve yap Bekir Usta, az şekerli olsun” dedi. Bekir usta kahveyi yaptı, şekerini biraz fazla kaçırdı. ”Çaktırmadı”. Başkan adayı, kahvesini yudumlarken, yarın akşamüstü yapacakları konvoyu düşündü. Onlardan önce mi, sonra mı yapmalıydı…
“Herkese söylediniz mi”? dedi, propaganda işlerinden sorumlu Şaban’a.
“Söyledik başkanım. İlçelerden de gelecekler” dedi Şaban.
***
Görkemli geçmişti partilerin konvoyları. Köylerden traktör getirtenler bile oldu. Kimin daha kalabalık, kimin ucu başı nerede olduğu kestirilemedi. Daha doğrusu, konvoy gösterisinde kimin daha etkileyici olduğu anlaşılamadı.
***
Oylar kullanıldı, sandıklar açıldı, sayım yapıldı. Sonuçlar açıklandı.
Umutlar suya düşmüştü.
Yurt genelinde değişen pek bir şey yoktu. Geçen seçimde de böyle olmuş, rüzgâr arkadan esse de fayda etmemişti.
Başkanlar ve öteki adaylar, kara kara düşünmeye başladılar.
Teselli nedenini yine Şaban buldu.
“Sayın başkanım, seçimi kazanamadık, oylarımız artmadı amma, oy kullananların sayısı arttı. Çalışmalarımız sayesinde, seçime katılan seçmen sayısında artış oldu. Geçen seçimde yüzde altmış yedi olan seçime iştirak eden seçmen sayısı, bu seçimde yüzde yetmiş dokuza çıkmıştır. Karşı partilerin oylarındaki artma eksilmiştir. Verilen bilgiler bu doğrultudadır”.
“Tüm teşkilatlara bilgi verin, bu yönde açıklama yapsınlar” dedi başkan.
Kim uğraşacak faksla, elektronik postayla.
Tüm teşkilata mesaj çekildi, bozuk Türkçe, bozuk harflerle, cep telefonlarından.
***
Sonuçları ve genel başkanın açıklamalarını televizyondan izleyen Osman Usta; titreşimli derin bir iç çekti:
“Ooy anam oy” dedi.
Fikri UZUN'un Diğer Öyküleri: ________________________